art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2015 Pazartesi



İnsanın bir filmden alacağı zevk, beklentisiyle ters orantılı. Daha sonra izlediğinizde zevk alabileceğiniz, belki başyapıt diyebilecekleriniz yanlış zamanda, yanlış yerde hatta bazen yanlış kişilerle izlendiğinde aynı etkiyi yapamayabiliyor.
Başlamadan önce Do The Right Thing'den ne beklediğinizi bilmiyorsanız eğer -benim gibi- filmde olaylar ilerleyene kadar kapatmayı düşünebilirsiniz. Hatta roman gibi günlere bölmeniz de olası. Filmlerdeki klasik olay örgüsü biraz geç başlıyor Do The Right Thing'de. 
Spike Lee, elimizden tutup Korelisinden Porto Rikolusuna, siyahisinden beyazına kadar kimsenin kardeşçe yaşayamadığı ama tahammül etmeye çalıştığı mahallesine bırakıyor. Uzun bir süre boyunca insanları tanımaya, mahalleyi öğrenmeye çalışıyoruz.İtalyan kökenli pizzacılar, çalıştığı pizza dükkanındaki hall of fame duvarına kendilerinden de asılmasını isteyen siyahi arkadaşları ve beyaz patronu arasında kalmış kurye Mookie, mahallenin ayyaşı The Mayor, Mother Sister, Radio Raheem...
Spike Lee olayları başlatmadan önce karakterleri ve çevreyi tanıtmak için o kadar emek harcamışsa emeğe saygı boynumuzun borcu.Başrolümüz ve kendisinin hayat verdiği Mookie karakteri tam bir orta yolcu.İşini, sevgilisini, çocuğunu, arkadaşlarını idare eden bir adam.Kimseyle gerektiğinden fazla yüz göz olmayan, konu geldiğinde patronunun ırkçı oğluna da patronuna da posta koyabilen birisi.Hikayedeki tek soğukkanlı adam diyebiliriz.





Filmimizin sonundaki o esas olayın ana karakterlerinden pizzacı Sal, oğulları Vito ve Pino. Vito daha saf ve abisi tarafından kullanılmaya hazırken Pino da tam tersi olarak etrafındaki insanları kontrol etmek isteyen, ırkçı, kardeşine gösterdiği şiddet zaman zaman psikolojik olmaktan çıkıp fiziksel şiddete dönen ama kendi içinde haklı olan bir insan. Baba ve aynı zamanda patron olan Sal, yıllarını manipülatif oğluyla geçirmiş, büyük bir sorun yaşamamış ve çevresindeki insanlarla mutlu bir ilişkisi olan adam. Küçükken pizza verdiği çocukların büyümesi bile onu mutlu edebiliyor.




Son olarak mahallenin gençleri. Diğer filmlerden gördüğümüz kadarıyla sıradan getto çocukları denebilecek kişiler. Okumuyorlar, çalışmıyorlar, yaptıkları aylak aylak dolanıp birbirlerine malzeme çıkarmak, etraftaki insanları rahatsız etmek. Bazen gariban, yaşlı The Mayor'a sarıyorlar, bazen mahallenin sayılı beyazlarından olan sporcu adama. Bütün bu küçük sürtüşmeler her ne kadar büyük bir sonuca ulaşamasa da gençlerin ne kadar kolay galeyana gelebildiğini gösteriyor filmimiz. İnsanlardaki gerilim ve birbirlerine karşı tahammülsüzlükleri yavaş yavaş artıyor ve bir anda sinirler boşalıyor. Bu gençlerin arasındaki iki kişiyi de özellikle belirtmekte fayda var; Buggin Out ve Radio Raheem. Buggin'in bütün işi problem yaratmak. Sal'ın dükkanında hiç siyahi portresi olmamasını sorun edip olay çıkartabilecek, en ufak olayı büyütmek için fırsat kollayan biri. Kendinden zıt karakterli Mookie'nin en yakın arkadaşı. Ve Radio Raheem. Kişiliği her ne kadar sessiz olsa da hiçbir zaman susturmadığı radyosu yüzünden kendi sonunu hazırlayan bir başka dik kafalı mahalle çocuğu.




Nihai olayın başlangıcı Buggin'in Radio Raheem'i kafalamasıyla başlıyor. Pizza almaya radyosuyla gidip olay çıkartan Raheem, Buggin tarafından kolayca kafalanıyor. Mahallenin zihinsel engellisini de alıp gidiyorlar Sal'ın dükkanını basmaya. Raheem radyosuyla, Buggin çenesiyle gariban Sal'i kendi yerinde tefe koyuyorlar. Az önce Sal'in pizzaları için ölen mahallenin delikanlıları şiddetin dozunu arttırmaya karar veriyor. Raheem radyonun sesini daha da yükseltince Sal kontrolden çıkıp beyzbol sopasıyla Raheem'in her şeyi olan radyoyu parçalıyor. Bir anlık şaşkınlıktan sonra gözü dönen Raheem, Sal'in gırtlağına yapışıyor. Sonrası polisler, Raheem'in yakalanması ve bütün mahallenin gözünün önünde boğularak öldürülmesi. Raheem'in biraz önce öldürmek için Sal'in yakasına yapışması mahallenini gözünde Raheem'in haklılığından değer kaybettirmiyor. Mahalle sakinleri sinirlerini doğrultacak birini ararken aşırı sakin adamımız Mookie tek bir laf ederek onlara önderlik ediyor. NEFRET. Mahallelinin nefretini Sal'e ve oğullarına yansıtmasındansa bir çöp kutusuyla pizza dükkanının camını kırıyor ve sinirlerini boşaltmaları için onlara bir yol gösteriyor. Yoksa biri bin yapan, Raheem'in polis tarafından öldürüldüğüne tanık olan mahalle sakinlerinin Sal'i öldürmesi işten bile değil. Sal'in dükkanını yakıp yıkan halkın içindeki nefret dolu enerji azalıyor ve mahallenin Asyalı bakkalını rahat bırakıyorlar. Spike Lee, insanların hızla galeyana gelip saman alevi gibi söndüğünü göstermek istemiş olmalı.



Bir gün sonra Mookie, kalan parasını almak için Sal'in yanına gidiyor. Sal'in şikayeti her ne kadar kaybettiği emeği, yılları olsa da Mookie işin daha pragmatist tarafında. Tamam sen dükkanını kaybettin ama sigortan var ve benim sayemde hayattasın, şimdi paramı ver diyor kendince. Sal haklı olarak olaya duygusal yaklaşıp Mookie'ye parasını küçük düşüren yollardan vermeye çalışsa da Mookie sorun etmeyip yoluna devam ediyor.
Do The Right Thing, politik sayılabilecek bir konuya değilse de siyasi bir film de değil. Olaylara bütün ülkeyi kapsayacak kadar yukarıdan bakılmıyor ama bütün ülkenin kalbinden, mahalleden anlatılıyor. Spike Lee; keskin zekasını kullanarak ayrımcılık konusunda doğru şeyi yapmış görünüyor.



1 Ekim 2015 Perşembe


Temsili sinema; betimlediği karakterleri, eylemleri ve dünyayı meydana getirir ya da yaratır. Temsili sinema, sinemasal sanat, net film, etkileşimli filmler, ağ filmleri, digima ya da diğer zaman tabanlı çalışmalar, tüm bu terimler sanat, film ve internet arasında yaşadığımız uzayın her an değişen devamlılığını ifade ederken melez bir ilişkiyi yansıtırlar. Temsili sinema, bir süreçler sineması ''düşünce görüntülerinin'' ve ''bir akli durum olarak sanatın'' meydana çıktığı bir alandır. Dahası, dünyayı görmenin sinemasal yolları, bilgisayar kullanıcılarının tüm kültürel verilere ulaşabilmeleri ve etkileşim kurmaları ile temel vasıta haline gelmiştir. Tarihte bu yüzyılın gidişatında, sanat şunlarla yolunda ilerlemiştir:

1. Film(1902)
2.Televizyon(1950)
3.İnternet(1990)

Bu yeniliklerden birincisi ''gerçeklik etkisini'', ikincisi ''yaşam eylemini'' ve üçüncüsü de ''etkileşimi'' icat etmiştir. Görüntüler konuşmayı ve yürümeyi öğrendiğine göre, temsili telekomünikasyona hazır demektir.

Amaç:
*Aktif sinema ve ''temsili'' bir iletişim aracı olarak audiovizüel kültür keşifleriyle alakadar olmak.
*Yukarıdakileri bildirebilen teorik bakış açılarını keşfetmek,
*Şartlarına, film ve görsel kültür çalışmalarının bağlamlarına Temsiliyet'i yerleştirmek.

Görev:
1.Aktif bir temsili sinema geliştirme
2.Sinemasal form ve içerik ile deneyleme
3.Düşlerin bir psikocoğrafyasını yaratmak. Sinestetik düş deneyimlerin kurgusu. Başı ve sonu olmayan bir türeyiş...

Dikkat Edilecek Notlar:

Bilgisayar yazılımlarındaki mevcut gelişmeler ve donanımlardaki performans artışları, şimdi gerçekten temsili bir sinemaya izin vermektedir. Bugün, bu ayırt edilebilir yeni sanat formunun, bu yeni sinemasal sanatın temsili teorisine paralel olarak hızla geliştiğini görüyoruz. Net üzerinde hızla büyüyen yayımcılık gerçeklere dayanan programcılığa yeni bir seyirci kitlesi kazandırırken, gerçekliğin sanal olana karşı ve izleyici/oyuncu izleğine karşı olan melez durumu, hakkındaki tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Ağın içinde nasıl görüyoruz? Ekranın arkasındaki sanal uzayın fenomenolojisi. Ağ bizleri görünmez olana karşı duyarlı hale getiriyor. Sinirsel bir topografya öneriyor. Siborgun görüşü ağın aslında ta kendisi.


Son zamanlarda 14 kadın, feminizmin görüşleri çerçevesinde olmadığı ve elde edilen gelirin doğru yerlere harcanmadığını öne sürerek Filmmor'dan ayrıldı. Büyük bir tepki çeken bu 14 kadın ''Filmmor'dan Neden Ayrıldık'' adlı ve altlarında kendi imzalarının bulunduğu bu açıklamayı yayınladı. 

İmzayı atan isimler ise:

Asiye Duman
Aslı Elif Sakallı
Deniz Nihan Aktan
Duygu Doğan
Enise Şeyda Kapusuz
Feryal Saygılıgil
Feyza
Güliz Sağlam
Hatice Caner
Mehtap Doğan
Nehir Kovar
Nihan Önder
Nilgün Yelpaze
Tuğçe Canbolat 

"Kamuoyuna,

Dün bir çok e-posta grubu ile paylaşılan ve medyaya taşınan Filmmor’dan ayrılanların beyanları ile ilgili bu açıklamayı sizlerle paylaşmak zorunda kaldığımız için üzgünüz. Yaşadığımız ve yaşattığımız hayal kırıklıkları için de üzgünüz.
Yapamadıklarımızın hayal kırıklığını taşıdığımız tüm kadınlarla üzüntümüzü ve başka bir dünya için başka bir ilişki, başka bir dil, başka bir örgütlenme umudumuzu koruduğumuzu ve bu yoldaki çabamızı sürdüreceğimizi paylaşmak istiyoruz. Ancak görünen o ki, karşı olduğumuz her şeyle mücadele ederken aynı zamanda ve daha yoğun bir enerjiyle kendimizdeki yansımalarla, kırgınlıklarla ve kalan alışkanlıklarla mücadele etmeli ve muhakkak daha önce deneyimlemediğimiz, öğrenemediğimiz başka bir ilişki, işleyiş, hukuk ve kurumsallaşma modeli geliştirebilmeliyiz.

2015 Şubat ayında bambaşka saiklerle ayrılan üç arkadaşımızla karşılıklı eleştiri, özeleştiri ve diyalog mekanizmaları kuramamanın, öfke ve kırgınlığın belirlediği ve bu öfke ve kırgınlıkla örgütlenen bir süreç yaşanmasının ve bu sonucunda da bu beyanla karşılaştığımız sürecin tüm sorumluluğunu üstlenerek, bu hayal kırıklıklarını gidermenin yollarını hep birlikte aramaya ihtiyaç duyuyoruz.

- Hissedilen ve öfke yaratan tüm eleştirileri tartışmasız kabul ediyor; bunları gidermenin, tekrarlamamanın, bunlarla yüzleşmenin, hâlleşmenin yollarını birlikte bulmak üzere muhataplarıyla bir iç diyalog süreci başlatmaya çağıyoruz.

- Eleştiriyi aşan kabul edilemez suçlama ve ithamlara dair ise beyanı esas alarak aksini ispatlama yükümlülüğümüzü yerine getirmek üzere, tarih ve yeri sizlerle de paylaşacağımız, tüm kadın kamuoyuna açık bir hesap verme mekanizması örgütlemeye başlıyoruz.

Bu buluşmada, başka bir pratik inşa edebilme umut ve çabasında bizlerle olmanız dileğiyle...

Herkese sevgilerimizle,

Filmmor Kadın Kooperatifi"

16 Eylül 2015 Çarşamba



1. Distopia Sineması, filmin gerçekleştirileceği teknik malzemelere değil hikayeye önem verir. 

2. Hikaye, harfi harfine uygulanmayacak olsa da senaryo formatında hazırlanır, ama tercihen herhangi bir değişikliğe, filmin çekimleri sırasında dışarıdan gelecek etkilere açık bir metin olmalıdır.

3. Özel efektler hikayenin işleyişi içinde haricen kullanılmalıdır. Yani şaşırtmak (aptallaştırmak) için değil filmin gelişimini iyileştirmek için gerekli olduğunda kullanılmalıdır. 

4. Ekipman ve bütçe, çekimler için bir engel oluşturmamalıdır. Teknik malzemeler kolay bulunabilir olmalıdır. Sinema yapmak parayla rekabet etmek değil yapım masraflarını olabildiğince iyiye götürmek anlamına gelir.

5. Sette oyuncuların doğaçlamalarına durumları daha gerçekçi anlatmak adına büyük yer verilmelidir. 

6. Çerçevelerin kullanımında sınır yoktur, sabit plan sekans, öznel, dışsal olabilir ama yönetmen kurgu aşamasını ve filmin bütününde verilmek istenen ritmi düşünerek çekim yapmalıdır. 

7. Bu harekete taraftar olanların üç temel vazgeçilmez kurala saygı göstermeleri gerekir: 

DUYGU, ÖZGÜRLÜK, AKSİYON.




15 Eylül 2015 Salı



Sizin için sinema bir gösteridir.
Benim içinse hemen hemen bir dünya görüşü.
Sinema devinimin iletimidir.
Sinema edebiyatın yol açıcısıdır.
Sinema kabul görmüş estetiğin yıkıcısıdır.
Sinema yürekliliktir.
Sinema amatör ruhtur.
Sinema işlevsel olarak düşünceler yaratır.
Lakin sinema artık hastadır.
Gözleri kapitalizmin ''altın tozu'' ile kör edilmiştir.
Kumarbaz yapımcılar sinemayı istedikleri şekilde yönlendirirken sıradan ve acıklı öykülerle yürekleri sızlatarak üst üste para desteleri yığmaktalar.
Artık sona ermeli bu!
Komünizm sinemayı bu vurguncuların ellerinden kurtarmalıdır. 
Fütürizmse yerleşik ahlakın ve çarkların hantal işleyişinin durgun suyunu buharlaştırmalıdır.
Yoksa Amerikan ithali zırvalıklara ya da Mosjovkin'in yaşları dinmeyen gözlerine mahkum olacağız. 
İlki can sıkıcı diğeri daha da beter!

12 Eylül 2015 Cumartesi

1) Francis Ford Coppola


Bellyboy and the Playgirls adlı üç boyutlu bir porno filmi çekmiştir.


2) Roman Polanski




-2. Dünya Savaşı'nda Almanmış gibi davranarak hayatta kalabilmeyi başardı.
-Karısı ve 3 arkadaşı Charles Manson ailesi tarafından canice öldürüldü.


3) D.W. Griffith



-O kadar ırkçıydı ki filmlerinde siyahi insanları kullanmak yerine beyaz tenli insanları siyaha boyatırdı.

-Saçlarının dökülmesinden çok korkuyordu. Güneşin saç foliküllerini beslemesine imkan verecek şekilde kendisi için özel olarak hazırlanmış hasır şapkalar takardı.


4) Cecil B. Demille



-Motivasyonu düşmesin diye sette mutlaka bir kemancı bulundururdu.
-Metresleri olan aktris Julia Faye ve senarist Jeanie MacPherson ile aynı anda yaşamıştır.
-Çıngıraklı yılanları vurmak için taşıdığı bir silahı vardı.
-Ravel'in Bolero'su eşliğinde çıplak kadınların yedi tül dansını yaptığı bir odası vardı.
-Kadın senaristleri ile yaptığı yaratıcı toplantılarında yeri için ayı postundan olan halısını tercih ederdi. Bunun sebebi olarak da birbirlerini daha iyi tanımaları gerektiğini söylerdi.
-Lisanslı bir pilottu. Kendi havayolu şirketi Mercury Aviation'ı kurdu. Bu Amerika’nın tarifeli seferlerle yolcu taşıyan ilk ticari havayoluydu.


5) Charlie Chaplin



-Chaplin'e benzeyenler yarışmasına katılmıştır ve yarışmayı kaybetmiştir.
-Time Dergisi'nin kapağında yer alan ilk yönetmen ve ilk aktördür.
-Kapitalizm karşıtı olduğu için ABD'den sürgün edilmiştir.
-O kadar kötü kokuyormuş ki bu yüzden bir yönetmen onunla çalışmayı reddetmiştir.
-Çorabından takım elbisesine kadar hiçbir giysisini değiştirmeden iki hafta dolaştığı bilinir. 
-Bazı giysilerini giyebildiği kadar giyip sonra çöpe atardı.
-Öldükten sonra cesedi çalınmıştır ve mezar hırsızları naaşı karşılığında fidye talep etmiştir.

6) Howard Hawks


-Casablanca'yı yönetmesi için teklif verilmişti fakat karısı senaryoyu berbat bulduğu için geri çevirdi. 
-Karısıyla ortak banka hesabındaki tüm parayı çekip at yarışlarına yatırmıştır. 

7) Frank Capra


-Birgün bir cinsel ilişkiye girdikten sonra hastalık kapmıştır. Bunun tek çaresinin sünnet olduğunu öneren doktor için arkadaşına: "Bu adam beni Yahudi yapmaya çalışıyor!" diyerek yanıt vermiştir. 
-İlk işi lisedeyken bir genelevde gitar çalmaktı. 
-En meşhur açıklamalarından biri de şudur;
"Siyahların kalbinde nefret var."

8) Alfred Hitchcock 


-Düzenli olarak ceza davalarını seyretmeye giderdi. 
-İngiltere'nin bir dönem tren tarifelerinin kalkış-varış saatlerini ezberlemişti. Buna takmış durumdaydı. 
-Değişik bir şaka anlayışı vardı. Kızı Patricia'yı dönme dolaba bindirdikten sonra en tepedeyken görevliye dönme dolabı durdurmasını söylemişti. Kızı havada asılı kalmıştı. 
-Kim Novak, Vertigo filminin setinde giyinme odasına girdiğinde tüyleri yolunmuş ve yeni öldürülmüş bir tavukla karşılaşmıştır. Alfred ise kenarda bunu gülerek izlemiştir.
-Mavi boyalı yemekli partileri çok meşhurdu. Tüm yiyecekleri ve içecekleri maviye boyatırdı. Mavi biftek, mavi patates, mavi martini... İnsanların midelerini bulandırmak onun hoşuna gidiyordu. 
-Bir ameliyat yüzünden göbek deliği dikilmek zorunda kalmıştı ve bu yüzden göbek deliği yoktu. Bunu insanlara göstererek onları korkutmaya çalışması da meşhur şakalarından biridir. 
-Papazlardan o kadar nefret ederdi ki onları canavar olarak adlandırırdı. 
-Yumurtalardan garip bir şekilde korkardı. 
"Korkmaktan öte, tiksiniyorum. O hiçbir deliği olmayan, yuvarlak beyaz şeyler... Yumurtanın sarısının parçalanıp sıvısını akıtmasından daha tiksinç bir şey gördünüz mü? Kan neşelendirir, kırmızıdır. Ama yumurtanın sarısı, tiksinti vericidir. Hiç tatmadım. "
-Setteyken içtiği çayların fincanlarını çay bittikten sonra omzunun üstünden arkaya doğru fırlatırdı.
-Çevresindeki insanların çoğu onun sinema hakkında pek bir bilgisinin olmadığını söylerdi. 
-Kadın kıyafetlerini giymekten haz alırdı. North by Northwest'in 44.dakikasında bir trende görülen turkuaz elbiseli şişman bir kadın vardır. Bunun Alfred olduğu iddia edilmektedir. 

9) Luis Bunuel 


-Evinin arka bahçesinde sıçan, maymun, papağan, şahin, yılan, Afrika Kertenkelesi ve bir sürü gri fare barındıran küçük bir hayvanat bahçesi yapmıştır. 
-Farelerin birleşmesini izlemekten ayrı zevk alıyordu.
-Grup seks tutkusu vardı. Hatta bir keresinde ev sahipliğini Chaplin'in yaptığı bir orjiye katılmıştır.
-Başına gelen bir olay yüzünden kadınların zihin okuma ve kontrol etme yetisine sahip olduğunu iddia ederdi.
-Eşcinsellerden o kadar nefret ederlerdi ki eşçinsel bir erkeği ondan hoşlanıyormuş gibi davranarak oyuna getirip dövmüşlükleri bile vardır.


10) Walt Disney



-Babası fazlasıyla despot biri olduğu için onun imzasını taklit ederek 1.Dünya Savaşı'nda gönüllü olarak Kızıl Haç'a katıldı. İleride McDonald's zincirinin kurucusu olacak Ray Kroc ile aynı Birlik'te yer aldı.
-Çizim konusunda hiç yeteneği yoktu. Yıllarca çizim yapmamışlığı bile vardır.
-Kendi evinde bir işkence odası olduğu iddia edilmektedir. En dikkat çekici olan ise çocuklar için tasarlattığı parmak ezicidir.
-Disney'in mezarı gizli tutulmaktadır. Bir rivayete göre de çözelti içinde dondurulmuş bir şekilde Disneyland'de Karayip Korsanları bölümünün altında saklandığı söylenir.


11) Leni Riefenstahl



-Hitler ile uzun süreli bir ilişkisi olduğu düşünülüyordu.
-Naziler için propaganda yapıyordu. İradenin Zaferi bunun en büyük kanıtıdır. Bu filmde kullanılan teknikler günümüzde bile görüntü yönetmenleri tarafından saygı ile izlenmektedir.
-Nazilerin önde gelen isimlerinden birçoğu Leni'nin elinde oyuncak olmuştur.
-99 yaşındayken bir belgesel çekti. Bu sayede tüm zamanların en yaşlı belgeselcisi oldu.
-George Lucas, Star Wars filmindeki birçok sahneyi İradenin Zaferi filminden almıştır.


12) Elia Kazan



-İstanbul'un Fener semtinde Elia Kazanoğlu adıyla dünyaya gelmiştir. 
-Marilyn Monroe ile bir süre birlikte olmuştur. O sıralarda Arthur Miller da Monroe'ya aşıktır. İkili seviştikten sonra Monroe'nun yatağının baş ucunda olan Arthur'un fotoğrafına hüzünlü bir şekilde bakarlar. İlginç bir ilişkileri vardı. 
-Çevresindeki çoğu kişi ondan nefret ederdi. "İspiyoncu" olarak anılırdı. Bunun nedeni ise eskiden üye olduğu Komünist Partisi'ndeki isimleri açığa çıkarmasıydı. 

13) Akira Kurosawa


-Soyu 11.yüzyıl Şogun Savaşçısı Abe no Sadato'ya kadar dayanırdı.
-Başta ressam olmayı düşünmüştü fakat yetenek sınavlarını geçemedi.
-Dodes'ka-den filmi kötü eleştiriler alınca bileklerini ve boğazını keserek intihar etmeye kalkışmıştır. 
-Hep bir Godzilla filmi çekmek istemiştir fakat kimse bunun için ona gelir sağlamamıştır. 
-2.Dünya Savaşı'nın sonlarına gelinirken Japon halkı toplu intiharı düşünmekteydi. Kurosawa, oyuncu sevgilisi Yoko Yaguchi'ye evlenme teklif etmek için böyle bir zamanı seçmişti. "Savaşı kaybedeceğiz gibi görünüyor. Eğer Yüz Milyon İnsanın Onurlu Ölümü noktasına gelirsek, nasılsa hepimiz öleceğiz. Ölmeden önce evlilik hayatının nasıl bir şey olduğunu görmek çok da kötü bir fikir değil." Yoko teklifini kabul etmiştir ve dokuz yıl evli kalmışlardır. 

14) Orson Welles 


-İç çamaşır fetişiydi. Sevgililerinden söylediği şeyleri giymelerini isterdi. 
-Evli kadınlarla yatma gibi bir alışkanlığı vardı.
-Elizabeth Short'u onun öldürdüğünü düşünüyorlardı fakat hiçbir zaman tam olarak gerçeğin ne olduğu ortaya çıkmadı.
-Alfred H. gibi değişik bir şaka anlayışı vardı. İdrar ile birleştiğinde kırmızı renge dönüşen bir karışım bulmuştu. Bir partide havuza bundan döktü ve havuza idrarını yapanları anlamış oldu. Daha sonra havuzun içinde çıngıraklı yılan olduğunu söyleyip panikle havuzu boşalttırdı.


15) Ingmar Bergman



-Ailesi o kadar katıydı ki bir kuralı çiğnediğinde tüm aile o evde yokmuş gibi davranırdı. Babası onu halı dövücüyle döverdi ve ardından günahlarının affedilmesi için babasının elini öpmek zorunda kalırdı.
-Küçükken bakıcısı onu bir morgun içine kilitlemiştir. Saatlerce orada kalmıştır.
-İsveç'teki evine bir yargıç ile bir ayakkabı tamircisinin ruhunun dadandığını iddia etmiştir.
-Kendi çocuğunu dört yıl bile görmediği zamanlar vardı. Çocuğu bir kere görüp sonra tekrar ortalıktan kaybolurdu.


16) Federico Fellini



-8½ ve La Dolce Vita filmiyle ''paparazzi'' terimini sözlüğe sokan kişidir.
-Penus isimli medyumu eşliğinde sürekli ruhlar alemi ile iletişime geçmeye çalışırdı.
-Fellini bir grup insanın gözetimi altında uyuşturucu kullanmıştır. Hatta bunun ses kaydını bile yapmıştır. Kendine geldiğinde o uyuşturucu ile tatmin olamadığını dile getirmiştir.


17) Robert Altman



-Hippiliğin gerektirdiği bütün özelliklere sahipti. Bunlarla Hollywood'da ün salmıştı.
-Öğle yemeği molasında bile geneleve giderdi.
-İlk kariyer tercihi köpeklere özel dövmeler yapan bir sanatçı olmaktı.
-Mash filminin tema müziğini 14 yaşında olan oğlu Mike yapmıştır. Altman'ın iddiasına göre oğlu yıllar içinde bu şarkıdan telif ücreti olarak bir milyon dolardan fazla kazanmıştı. Babasının filmi yönetirken kazandığı paranın on katından fazla!


18) Stanley Kubrick 



-Tipografi takıntısı vardı. Yazı tipleri üzerine devasa bir kitap koleksiyonu vardı. 
-Pinpon oynamaktan çok zevk alıyordu. Özellikle filmlerinde yer alan oyuncularını yeniyorsa. Bu onlara sette daha kolay hükmetmesi demekti. 
-Kırtasiye malzemelerine o kadar takıntılıydı ki ekibi yazışma yaparken sadece 15*10 cm'lik kağıtlardan kullanmasını istiyordu. 
-Hayvanlara karşı zaafı vardı. Köpeği hasta diye çekime aylarca ara vermişliği bile vardır. Hatta bir keresinde Full Metal Jacket filminin setinde bir tavşan ailesinin kazayla ölmesi sonucu o günkü çekimi iptal etmiştir. 
-Çoğu şeyden inanılmaz derecede korkardı. Mikroplardan korktuğu için, ekipte grip olan biri sete asla gelemezdi. Şoförünün arabayı hızlı kullanmasını yasaklamıştı. 
-Bir keresinde kendi dişçisini Bronx'tan Londra'ya getirtmişti. Dişçisinin lisansı İngiltere'de geçerli olduğu için tedaviyi Amerika Elçiliği'nde yapmak zorunda kaldılar. 
-Bir rivayete göre Neil Armstrong'un aya inme videosu tamamen sahtedir ve bu görüntüleri Kubrick yönetmiştir. Fakat buna dair bir kanıt yoktur. 



Kaynak: Robert Schnakenberg-Büyük Yönetmenlerin Gizli Hayatları

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Hollywood, dünya sinema sektörünün kalbidir, bunda hemfikiriz. Hollywood’un sahip olduğu bütçelere ve imkanlara kimse sahip değil; onların yaptığı tarzda filmlerin aynısını ülkemizden beklemek de tabii ki haksızlık olur. Görseli bol, efekti çok, büyük prodüksiyonlu filmlerin aynısını bizim yapmamız mümkün değil; kimseden de bir Avengers beklemiyoruz. Madem bütçemiz bu kadar yüksek değil ve aşırı efekt yapamıyoruz, o halde biz de senaryolara odaklanalım, değil mi? Sinema ne kadar bir ‘entertainment’ yani eğlence sektörü olsa da aynı zamanda bir ‘anlatıdır’. Sinema görsellikle ne kadar güzel olsa da, derdini perdeye taşıyanlar unutulmayan isimler oldular. Demek ki sinemanın özü ‘senaryo’ oluyor. Sonuç olarak biz insanoğlu hikayeler ile büyüdük, daha sonra radyo geldi; görmeden anlatılanları gözümüzde canlandırdık. Bizler, daha çok ‘olay’ ile ilgileniyoruz.

Madem öyle ‘bütçe’ dediğimiz şey göreceli oluyor. Kime göre neye göre? Eğer elimizde sağlam bir  hikaye varsa, o hikayenin gerektirdiği kadar bir bütçe gerekir. Daha fazla para filmi ‘daha iyi’ yapar diye bir kaide yok. Sonuç olarak para, gereken için harcanıyor. Avengers gibi bir filmin yapılabilmesi için çok para gerekir ve çok para harcanır, bu kadar basit. Demek ki bizler de çok para harcamadan, efektler kullanmadan kaliteli filmler çıkarabiliriz ortaya. Yani; bize güzel senaryolar gerek. El oğlu dediğimiz Hollywood bunu da düşünmüş. Orada sadece milyonlarla değil bazen düşük meblağlarla da filmler yapılıyor. Hepsi de senaryolarına güvenerek yapılmış filmler oluyor. Şimdi size soruyorum: o filmlerden bizde neden yok? Ülkemizde son dönemler Onur Ünlü bu furyanın başını çekiyor. Sen Aydınlatırsın Geceyi ve İtirazım Var gibi büyük paralar gerektirmeyen, senaryosu ve oyunculuğu ile seyirciyi ekrana bağlayan filmler yaptı kendisi. Ve de başarılı oldu. Ben de size şimdi dünyanın birçok yerinde yapılmış, bizde neden böyle bir film yapılmadı diyebileceğimiz filmleri listeleyeceğim. İmkan ve bütçe bakımından gücümüz varken o fikirler neden bizim aklımıza gelmedi ya da geldiyse bile çekilmelerine neden izin verilmedi?

      1) Wild

Yönetmen: Jean-Marc Vallee
Tarih: 2014

Reese Witherspoon’un başrolünde oynadığı, en iyi kadın ile en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında 2015 Akademi Ödüllerinde adaylık çıkarmış ve büyük ihtimal duymadığınız bir yolculuk filmi Wild. Cheryl zorlu bir dönemden geçmektedir ve kendisi ile barışabilmesi için kendine ceza vermesi gerekmektedir. Ceza olarak da tek başına 1.100 mil yürümeyi seçer. Böylece yol boyunca yalnız kalacak, kendisi ile yüzleşebilecek ve de doğa ile mücadele içinde olabilecektir. Film boyunca yolculukta yaşadığı sıkıntıları, karşılaştığı insanları ve geçmişinden anılarını görüyoruz. Böylece Cheryl'ın yolculuk boyu kendisi ile yüzleşmesine tanık oluyoruz.

Neden: Olay şu ki Amerika’da Hiking yolları var yani bizzat insanların kilometrelerce yürüyebileceği alanlar var. Özellikle seçilmiş. Filmi izlerken aklımdan geçen ilk soru şuydu: Anadolu ne güne duruyor? Çok basit bir düşünce olacak ama birini Anadolu'nun topraklarına salmak hiç mi kimsenin aklına gelmedi mi? Bizde kocaman Anadolu var; neden böyle bir fikir bizim aklımıza gelmedi ki? Bir adamın tüm Anadolu'nun belirli bir bölümünü yürüyerek geçmesini ve başına gelen olayları anlatmak eminim ki yol giderleri hariç büyük bir bütçe gerektirmeyecektir. Sonuç olarak filmde konu Cheryl’ın 1.100 mil yürümesi değil, yol boyunca kendi ile yüzleşmesi ve kendi ile barışmaya çalışmasıdır. Gayet basit ve hoş bir fikir. Bizde de yapılabilirdi, belki de daha iyisi.




2    2) The Drop

Yönetmen: Michael R. Roskam
Tarih: 2014

The Drop içinde Tom Hardy ve James Gandolfini gibi isimli oyuncuları bulunduran, tamamen tek mahallede geçen bir mafya filmi. Mahallenin içinde bar işleten Cousin Marv yanında Bob’ı çalıştırmaktadır. Yalnız bara gelip haraç kesen bir rus vardır.  Rus mafyasına verdikleri haracı hiç eksik etmezler, böylece başlarına bir iş gelmez. Ta ki birgün verecekleri haraç parası bir hırsız tarafından çalınana kadar. Şimdi mafya Cousin Marv'ın ve Bob'ın baş belası olacaktır. İkilinin hırsızı en kısa zamanda bulması gerekmektedir. Sonuç olarak ucunda canları vardır.

Neden: Sadece tek bir mahallede geçen, çok fazla oyuncu gerektirmeyen bir film. Haraç kesen bir mafya ve haraç parası birgün hırsız tarafından çalınır. Ve ortalık karışır. Filmin içinde dağılan ekstra hikayeler ile beraber film sürükleyici bir hale geliyor. Bunu da yapabilirdik; yapmadık.




3    3) 2 Days 1 Night

Yönetmen: Dardenne Kardeşler
Tarih: 2014

Başrolünde  Marion Cotillard’ın oynadığı, hatta 2015 Oscar’ında en iyi kadın oyuncuya aday olmasını sağlayan bir Dardenne kardeşler filmi. Sinemacı diliyle anlatmam gerekirse: filmde 50 plan var ya da yok. Fransa’daki ekonomik krizi çok ‘doğal’ bir yöntemle anlatan Dardenne kardeşlerin bu filmini biz neden yapamadık hala anlamış değilim. Marion’un çalıştığı iş yerinde oylama yapılır. Ya Marion işten atılacaktır ve herkes ikramiye alacaktır ya da o kalacaktır ama ikramiyeler yalan olacaktır. Kriz sebebiyle çoğunluk ikramiyeleri seçer. Marion ne yapar ne eder patronu ikna eder ve yeni bir oylama yapılmasını ister. Şimdi arkadaşlarını tek tek gezip, ikramiyeden vazgeçirip, işte kalmasını sağlamaya ikna etmesi için tam 2 gün ve 1 gecesi vardır.

Neden: Gayet basit, gayet tutarlı bir hikaye. Neden diye soruyorum ama cevap bulamıyorum. Hele ki işsizlik değerinin yüksek olduğu ülkemizde. Sanırım kimse gerçekleri göstermek istemiyor.




4    4) The Judge

Yönetmen: David Dobkin
Tarih: 2014

Başrolünde Robert Downey JR. gibi önemli bir ismin oynadığı, tek bir kasabada geçen gayet tutarlı ve başarılı film The Judge. Robert bir avukattır. Hiç kaybetmeyeninden. Annesinin ölümü sonrası kasabasına geri döner. Kasabanın ‘ünlü’ yargıcı babasıdır. Lakin babası ile arası iyi değildir. Zaten babası da iyi değildir. Hastadır. Robert cenaze  ziyaretini tam sonlandıracakken babasının birisini öldürmekle suçlandığını öğrenir ve geri döner. Şimdi meşhur yargıcın avukatı  anlaşamadığı oğlu olacaktır. Film tam bir aile filmi. Babasını pek sevmeyen oğul, kendisini çok sevmeyen babasını aklamak için mücadele verecektir.

Neden: Neyin parası neyin prodüksiyonu? Gayet aile filmi, başarılı bir mücadele filmi. Bizde neden biri çıkıp da böyle bir şeyi akıl edemedi sorarım? Mahkemeden geçilmeyen ülkede, böyle bir fikir çekilemez miydi? Hele ki mahkemeler bizde yıllardır sürüyor?




5    5) Gone Girl

Yönetmen: David Fincher
Tarih: 2014

Tamam biliyorum; film kitap uyarlaması. Başrolünde Ben Affleck ve Rosamund Pike’ın oynadığı hatta Oscar’da birçok dalda ödüle aday olan bir film. Nick ve Amy mutlu bir çifttir lakin Nick bir gün eve döndüğünde karısını bulamaz, evin içinde halinden de ortaya çıkan bir arbede yaşanmıştır: Amy kaçırıldı mı? Peki kim? Hele ki Amy çok sevilen bir yazarken kim tarafından kaçırılabilirdi? Amy bulunamadıkça senaryolar çoğalmaya başlar ve en sonunda oklar kocaya döner.

Neden: Tekrarlıyorum: Kitap uyarlaması, biliyorum. Ancak neden bizde biri çıkıp böyle basit bir hikaye düşünemedi? Çok fazla mekan gerektirmeyen, çok fazla da para harcanması gerekmeyen bir film. Sadece senaryo ve oyunculuk konuşmuş. Atıyorum Beren Saat ile Kıvanç Tatlıtuğ karşılıklı oynasaydı bu filmi bizde, en az 3 milyon seyircisi yok muydu?




6    6) Whiplash

Yönetmen: Damien Chazelle
Tarih: 2014

Şimdi orada bir durun. Homurdandığınızı duyuyor gibiyim ama önce düşünün? Şu filmin bizde yapılamaması için hiç ama hiçbir neden yok. Hele ki filmde kullanılan ziller ülkemize aitken. Konuya girmeyeceğim hiç, sadece biraz düşündüğümüzde bu kadar başarılı bir filmin bizde de yapılabileceğini görüyorum. 

Neden: Senaryo ve oyunculuğun konuştuğu, çok da fazla mekan gerektirmeyen, çok para harcanmamış bir film Whiplash. Öyle ki film 19 günde çekilmiş. 1 ayda aynısını, ülkemizde izlenebilir versiyonunu yapamaz mıydık? Yapardık. İzlenir miydi? İşte ona cevabım yok.



7    7) The Machinist

Senaryo konuşur türünden bir film daha. Başrolünde Christian Bale gibi ünlü birinin oynadığı filmimizde Trevor’un halüsinasyonlarını izliyoruz. Karakterimiz büyük makinaların olduğu bir şirkette çalışmaktadır. Birgün iş yerine yeni bir adam gelir yalnız o adamı Trevor’dan başka kimse görmemektedir. Bununla başlayan süreçte film oldukça enteresan bir finale doğru ilerleyecektir.

Neden: Zor olmayan bir diğer film. Senaryonun konuştuğu ve eminim ki Türkiye’de sağlam bir izleyici kitlesine ulaşabilecek bir film olurdu. Gereken tek şey: İyi  oyuncu, birkaç mekan, birkaç araba ve kimsenin görmediği o adamı gören adamın hikayesi. Yok yani, bu da yok.




8    8) Non-Stop

Yönetmen: Jaume Collet-Sera
Tarih: 2014

Hala neden biri çıkıp uçakta geçen bir film yapmadı anlamış değilim. Liam Neeson ve Julianne Moore gibi isimlerin başrolünde olduğu film aksiyon sever herkesin izleyebileceği türden. Bill Marks eski bir ajandır ve bindiği uçakta sadece ajanların kullandığı bir hattan mesaj alır. Mesaja göre istediği para verilmezse uçakta geçen her 1 saatte biri ölecektir. Bill Marks'ın elinde tam tamına bir uçak dolusu şüpheli vardır şimdi. Yolculara göre de o şüphelidir. Kimi aradığını bilmeden görevini yapmaya başlar.

Neden: Hala ve hala biri uçak içini dizayn ettirip sadece içinde geçen film çekmedi. Yazık vallaha bize. BKM’nin Çok Film Hareketler Bunlar olmasa vallaha yanmışız. Amerikalıların  bu alanda geçen bir sürü filmi var, yalnız bu film senaryo  bakımından hepsinin önünde. Biz de bir uçak kaçırsak ya artık? Vallaha en klasiği bile olsa razıyım ama bir Türk uçak kaçırma filmi görmek istiyorum. Yoksa THY kızar mı?




9    9) Metro Manila

Yönetmen: Sean Ellis
Tarih: 2013

Metro Manila, Sundance film festivalinde en iyi film seçilmeyi başaran bir film. Köyden indim şehire temasının Filipin versiyonu. Yeşilçam kokuları yok da değil ama bizim ülkemizde bu kadar ağır bir film yapılmadı. Artık tarımcılıktan para kazanamadığını anlayan aile aç bir şekilde şehre gelir ve ellerinde bulunan az miktar parayı da kıç kadar eve harcarlar. Kocanın acilen iş bulması gerekmektedir ve bulacaktır da. Şans eseri polis olmayı başaran koca, kendini adalet ve suçun tam ortasında buluverir. Şehir, kapitalizm, insan doğasındaki hatalar üzerine mükemmel bir dram.

Neden: Senaryo açısından gayet mümkün bir film. Anadolu’dan İstanbul’a gelen aile dramını hep yapıyoruz, doğru da şu film kadar kalitelisini daha görmedim. El oğlu, bunlar ile ödül alırken bizler neden Metro Manila kadar vurucu bir film yapıp ödülleri götüremiyoruz, merak konusu?




1    10) Locke

Yönetmen: Steven Knight
Tarih: 2013

Locke, yapması gereken acil işleri varken başka bir şehre doğru arabası ile yola çıkar ve şimdi hem gittiği yerdeki kadını, hem karısını hem de işini telefondan idare etmek zorundadır. Tamamen arabada geçen bu film senaryosu örnek alınası türdendir. Tek bir araba, 1 telefon ve idare etmeye çalıştığı üçgen.

Neden: Bizim ülkemizde böyle bir film izlenir ama maalesef azınlık kesin tarafından. Yapılmayışını buna bağlıyorum yoksa şu filmi yapmak gerçekten çok ama çok kolay. Onlar Tom Hardy’yi oynatmış bizde de aynı bu filme uygun bir oyuncu bulunur, değil mi?



1    11) Opening Night

Yönetmen: John Cassavetes
Tarih: 1977

John Cassavetes gibi bağımsız sinemacının elinden çıkmış olan Opening Night tiyatro hikayesidir. Myrtle Gordon çok ünlü bir tiyatrocudur. Tiyatro çıkışı bir hayranı ondan imza ister, Myrtel 'yarın kulise gel vereyim' der ve bunu demesinden 10 saniye sonra kıza araba çarpar. Kızın ölmesiyle başlayan süreçte Myrtel gençlik-yaşlılık arasında bir bunalıma girer. Bir taraftan kendi içinde bunalıma giren Myrtel, bir taraftan da her defasında sahnesine çıkıp oyununu oynamak zorundadır. Ünlü bir oyuncunun bunalımını ve sahnede bocalamasını anlatan filmde Myrtel'in her sahnesinde acaba bu sefer batıracak mı diye geriliyorsunuz.

Neden: Tiyatro ülkesi olan bizde hala bu ve buna benzer bir hikayenin yapılmamış, yapılamamış olması içler acısı. Birkaç mekan ve sahnede geçen filmde oyunculuk ve senaryo harici hiçbir zor durum yok. Buna rağmen TİYATRO ülkesi olan bizde tiyatro üzerine film yapılmıyor. Broadway sanırım bu yüzden büyük.




     12) Buried

Yönetmen: Rodrigo Cortes
Tarih: 2010

Bu film, ah bu film... Dar alanda kısa paslaşmalar başlığında başı çekecek filmlerden biri Buried. Filmin tamamı bir tabutta geçiyor. Evet, tabut. Irak’a malzeme taşıyan bir kamyonun şöförü olan Paul militanlar tarafından kaçırılmış ve canlı canlı gömülmüştür. Yanına da sadece çakmak, ışık ve telefon verilmiştir. Şimdi Paul’un elindekilerle ne yapıp ne edip oradan çıkması gerekmektedir. Tek bir tabutta aksiyonun dibine vuruyorlar.

Neden: Tek mekan filmlerimiz zaten yokken sadece tabutta geçecek bir film dilemek de abesle iştigal tabii. Yalnız bazı kısa filmler var, şu filme harcanan paradan daha çok tutuyor. Sadece Ryan Reynolds gibi iyi bir oyuncu, bir tabut ve harika bir hikaye gerek. Olmadı, olamadı, keşke olsaydı.




1     13) Cache

Yönetmen: Michael Haneke
Tarih: 2005

Michael Haneke sever misiniz bilmem ama bu filmi gerçekten çok başarılıdır. Hiçbir şey vermeden insanı germeyi başaran türden. Laurent ailesinin evine kasetler gelmektedir. Kasetlerde evlerinin dışardan çekilmiş görüntüleri vardır. Doğal olarak Laurent ailesi evlerini izleyen bir sapık olduğunu düşünür ve paniğe kapılır. Film de bu çevrede döner. Dışarıdaki kimdir? Onlardan ne ister? Enteresandır ki tehdit ya da şantaj yazısı gelmemektedir. Sadece terörize edilmektedirler.

Neden: Sakın bana 'ama o Haneke' demeyin. Senaryo açısından çok da zor olmayan sadece karakterleri güçlü olan bir film Cache. Bizde de böyle entel, yüksek gelirli bir ailenin evine kasetler gelebilirdi? Hatta bu film bizde daha eğleceli olurdu? Neden mi? Türk polisi işin içinden çıkamayacaktır da ondan. Ortalık iyice karışacaktır. Gayet ucuz, gayet basit bir film. Yok yok yok.



14) Moon

Yönetmen: Duncan Jones
Tarih: 2009

Başrolünde Sam Rockwell'in oynadığı film esasında tam bir tek kişilik dev kadro. İnsanlık artık aydan dünyaya enerji sağlamaya başlamıştır. Başrolümüz de ayda yaşayan, orada kurulmuş olan sistemin güvenlik görevlisidir. Yıllardır yapay zekaya sahip bir robot ile ayda yapılmış bir üstte hayatını sürdürmektedir. Bir gün vardiyaya çıkan Sam Bell kaza yapar ve ardından olanlar olur. Bundan sonrasını söylersem efsane spoiler olur.

Neden: Film tamamen bir uzay üssünde geçiyor ve oyuncu kadrosu tek bir kişiden oluşuyor. Buna rağmen IMDB'den 8.0 almayı başarmış bir film. Çünkü konusu gerçekten çok iyi. Ve de iddia ediyorum: A.R.O.G. için harcanan paradan daha azına çekilebilir; en azından ülkemizde. Niyeyse böyle bir fikir de kimsenin aklına gelmedi ve hala bir Turkish Bilim kurgu filmine kavuşamamış olduk. Halbuki izleneceğini düşünüyorum.




15) Five Fingers

Yönetmen: Laurence Malkin
Tarih: 2006

Tek mekan filmlerinin Türkiye'de izlenmeyeceğini yukarıda belirtmiştim fakat bu o diğer tek mekan filmlerine benzemiyor. Teröristler tarafından kaçırılan Martijn bir depoya kapatılmıştır ve sordukları sorulara istedikleri cevabı vermediği zaman her gün parmaklarından biri kesilecektir. 

Neden: Tek bir depo, birkaç oyuncu ve harika bir hikaye. Filmin sonunda yaşayacağınız şok 'en iyi finaller' arasına koymanıza yetebilecek türden. Yapılabilirdi, izlenebilirdi fakat yapılmadı ya da yapılmak istenmedi. 



13 Ağustos 2015 Perşembe

Kısa filmcilik üzerine ahkam kesebilecek biri değilim belki de ama ahkam kesebilmek için belirli bir yaşa gelinmesi gerektiğine de inanmıyorum. Ben de amatör, yani bağımsız bir sinemacı olarak birçok kısa film, müzik klibi ve çeşitli videolar çektim. Şöyle dönüp bir yaptıklarıma baktığımda da kendi yaptığımdan çok başkalarının çalışmalarına yardım ettiğimi gördüm. Böyle olunca da çekim hakkında çok ama çok fazla şey öğrendiğimi, deneyim ettiğimi gördüm. Hele ki kendim de bir kısa filmci olduğum için, olayın direkt içinde olmam sebebiyle nerede hata yaptığımı, neyi beceremediğimi iyi görüyorum. Berbatlığından dolayı yayınlamadığım, tarihin tozlu raflarına kaldırdığım çalışmalarım dahi var. Öz eleştirilerimden gelen aydınlama ve izlediğim onlarca kısa film sonrası ben de kısa filmlerde yapılan hatalar hakkında birkaç kelam edebileceğimi düşünüyorum. Bu hataların kimisinden kendim de geçtiğim için yapanı gayet iyi anlıyorum. Bu nedenle kısa filmciler için birkaç madde çıkardım ve düştükleri hataları sıraladım: 

Müzik Klibi Çekmeyin

Sessiz sinema döneminde bile arada yazılar çıkıyor ve eleştirmenler filmde geçen konuşmalar hakkında bilgiler veriliyordu. Sessiz sinemanın bitmesiyle diyaloglara geçildi. Konuşmanın önemi arttı. Müzik her zaman vardı ama hiçbir zaman arkada öylesine çalan bir unsur olmadı. Bizim kısa filmcilerimiz maalesef müzik klibi çekmek gibi bir  hataya düşüyorlar. Gerek diyalog yazma korkusu, gerek mikrofon olmayışı, gerek de kolaya kaçma isteği; yönetmeni diyalogsuz, ses kaydı olmayan, müzik filmi ya damüziklerle dolu bir film yapmaya itiyor.

Burada çok yanılıyoruz işte. Bazı yönetmenler kolaya kaçarken bile işi saptırıp 5 dakikalık filmde 5 farklı müzik kullanıyor. Film ilerliyor ama içinde hiç diyalog olmadığı için bir yerden sonra Yalın'ın kliplerine benzemeye başlıyor... Müzik her daim görüntüyü desteklemek, duyguyu arttırmak için kullanılmıştır. Siz de bunun için kullanın. Sesi kaydetmekten de korkmayın. Kameranın ses kaydedicisi ile en olmadı telefonlarınız ile sesleri kaydedin. Diyalogdan çekinmeyin. Çekincenizden dolayı ortaya müzik klibi gibi filmler çıkıyor.

En olmadı, lütfen Yalın klibine benzemeyen filmler yapın.




Kadrajlama Sorunları

Yönetmenin 2 ana görevi vardır: Kamera nereye konacak ve oyuncu ne yapacak? Yönetmenliğin en zevkli yanlarından biri kameranın nereye konacağıdır. 1 santimlik kayma bile bambaşka görüntüler çıkarabiliyor. Fakat bizim kısa film yönetmenlerimiz şöyle bir hataya düşüyor: Oyuncu kadraja tam girsin, gerisi önemli değil. Kamera ölçeklerinin de kamera açılarının da her daim bir anlamı vardır. Alt açı farklı bir anlam katar, üst açı farklı bir anlam, yakın plan çekim filmin havasını tamamen değiştirir. Mükemmel mekanlarınız olmayabilir, imkansızlıklar sebebiyle kendi evinizde film yapıyor olabilirsiniz. İşte burada zaten yönetmenlik antremanınız başlamış oluyor. Güzel bir kadrajlama ile kötü olan yer güzel gibi gösterilebilir. Doğru sinematografi diye bir şey vardır. Kadrajın içeriğinin doğru dizayn edilmesi gerekir. En büyük hatalardan biri de hep şudur: Vücut kadrajdadır ama kafa kadrajdan çıkar. Sol ya da sağ tarafta büyük-gereksiz boşluklar. Kadrajdan çıkan eller kollar; neden girdiği belli olmayan mobilya yarıları. Kadrajınızı olabildiğince gerekli bir amaç doğrultusunda doldurun. Lavaboda aynadan çektiğiniz karakterin arkasında gözüken o havalandırma penceresi hiç de hoş durmuyor. O kadrajınızı düzeltin!

Kamera açılarının anlamları üzerine: Link




Planlar Arası Geçişteki  Ses Sorunu

Ses her zaman korkulandır. Bu yüzdendir ki tam da yukarıdaki maddeye başvuruyor yönetmenler. Ses kaydetmek kolaydır. Telefonlar, ses kaydedicileri hatta çekim yaptığınız kamera bile ses kaydeder. Ama her ses kaydı ortaya güzel bir şey çıkaracağınız anlamına gelmez. Basit ses kaydedicileri ortam sesini fazlasıyla kaydeder. Dikkat ederseniz videonuzdaki o ‘tıııssss’ sesi hep vardır. Yönetmen kurguda sesli görüntüden müzikli bölüme geçtiğinde ortaya bir ses sıkıntısı çıkar. Aynı sorun planlar arası geçişte de yaşanır. Sağda yaptığınız çekimdeki arka plan sesi ile solda yaptığınız çekimdeki arka plan sesi bir olmadığından planlar arasında geçiş yaptığınızda bir ses yükselip alçalması, yani bir dengesizlik oluşur. Görüntünün iyi olmasına, devamlılığın da başarılı olmasına karşın sesin  sürekli değişmesi sizi ‘olmamış’ düşüncesine itecektir. Sesi kapatıp sahnenizi bir daha izlediğinizde ise ‘olmuş’ dersiniz. Arka plan sesleri her zaman sıkıntıdır ve profesyonel mikrofonlar olmadığı sürece de başınıza bela olacaktır. Bundan kurtulmanın bir yolu var mı peki? Tabii ki. Adına Noise Reduction deniyor.




Fazla Fazla Planlar

Hazır yönetmen oldum, harika açılar bulayım diye kendimizi paralıyoruz ama işin özünü burada kaçırıyoruz işte. Sahnenin gerektirdiği çekimi yapmak yerine bu da güzel şu da güzel diyerek sahneyi bölük pörçük ediyoruz ya da sırf bu da güzel duruyor diyerek sahnenin özünü elimizin tersi ile itip aslında güzel gibi duran kötü kadrajlar çıkartıyoruz. Fazla fazla plan kullanmaktan uzak durun. O sahne için ne lazımsa onu kullanın. Senaryoya baktığınızda zaten nasıl çekileceği biraz da olsa bellidir. Fazla plan kafa karıştırır ve daha kötüsü amatörlüğe iter. Akıcı planlar her zaman ilgi çekicidir.




Klişeler

Mümkün mertebe yapmamamız gerekirken inatla yapmaya çalıştığımız şeylerin tamamı. Filme uyanarak başlamak, yüz yıkama sahnesi, geriye akan saat, ayak çekimleri, anlamsız planlar, patlayan silahlar vesaire. Eğer güzel bir film çıkarmak istiyorsanız bütün klişeleri not edin ve mümkün mertebe yapmamaya çalışın. Hikayeniz gerektirmediği sürece de bunlardan uzak durun. Bizim yönetmenlerimiz hikayenin akışını tam kuramadıkları için bunları çok kullanıyor. 3. dakikasında vereceği mesaj için filmi uzatması gereken yönetmen önce yüz yıkama sahnesi sonra da ayak sahneleri koyarak vakit çalıyor. Fakat işin özünü burada kaçırıyor: O yüz yıkama sahnesi orada neden var?




Jenerik

Jeneriğin değeri bizde maalesef anlaşılamamış. Öncelikle jenerik izleyen bir toplum değiliz, o kesin. Jenerik izlemeyen bir topluma filmlerdeki kadar uzun jenerik yapmak epey saçma olur değil mi? Çektiğiniz amatör filme sanki çok büyük bir isimmişsiniz gibi uzun uzun jenerikler eklemek fazla mantıklı değil. Olabildiğince kısa tutun ve öz yazın. Ama yazmayı asla ihmal etmeyin.




Geçişler Yanlış Kullanılıyor

Transitions, yani geçişler. Bizim kısa filmcilerimiz filmlerindeki planları hesaplıyor ama planlar arası yapacakları geçişleri maalesef hesaplamıyor. Bu sebeple de geçişlerin çoğu ya eritme ya da fade-in/fade-out oluyor. Günümüz sinemasında fade-in/fade-out artık büyük zaman atlamaları için kullanılır. Eritme geçiş de genelde dizilerde kullanılır. En olmadı filmlerde sakin bir sahneden, sakin bir sahneye geçiş için kullanılır. Bizim kısa film yönetmenlerimiz bunu tam anlamamışlar ki yaptıkları geçişler sebebiyle filmler aşırı kopuk duruyor. Bir filmi çekerken mutlaka geçişlerini de hesaplayın. Zaten kurallı bir şekilde yazılmış  senaryoda geçişler mutlaka yazar. Geçişler hakkında sağlam bir kaynak için Edgar Wright’ın filmlerini izlemenizi öneririm.





Sabit Çekim Zorunluluğu

Bir kamera ve bir tripod ile film çekilebilir. Yeter de artar. Fakat o kameranın tüm film boyunca tripod üstünde durması gerekmiyor, değil mi? Omuzluk alacak paranız yoksa tripodunuzu çok değişik tekniklerde kullanabilirsiniz. Bir tripod peçete ya da sehpa yardımıyla şaryo, ortasından tuttuğunuzda steadycam, omzunuza koyduğunuzda ise shoulder olabilir. Bizim kısa filmcilerimiz bütün filmi sabit çekme; daha da kötüsü bütün hareketleri tripod üstünde yapmak gibi bir hataya düşüyor. Alın elinize kameranızı ve kullanın. Ufacık titremeler kimseyi rahatsız etmez, etse bile artık titreşimi engelleyen programlar var.







Renklerden Korkmayın

Kısa film yönetmenlerimizin düştüğü en ‘kült’ hata siyah beyaz film çekmektir. Siyah beyaz dönemi biteli çok oldu arkadaşlar? Siyah beyaz artık anlatılan filmin duygu-durumuna uygun ise kullanılıyor. Bizim yönetmenlerimiz maalesef ışık ve renk korkusundan dolayı da bu klişeye başvuruyor. Korkmayın arkadaşlar. Çok basit bir çözümü var: Filminizi bol ışık alacak, renkli yerlerde çekin. Senaryonuzu ona göre kırpın ya da ona göre bir senaryo yazın. Sırf renk ve ışık ayarı yapamayacaksınız diye siyah beyaza başvurup herkes gibi olmayın.




Senaryo Sorunları

En büyük hatalardan biri de ne anlatıldığının belli olmaması. Filmlerin çoğunun ne anlattığı belli olsa da aslında ‘olay örgüsü’ diye bir şey yoktur. Sırf bir mesaj verebilmek adına 5 dakikalık filmler yapılıyor. Mesaja ya da kraşendoya ulaşacak hikayeyi oluşturmadan film yapmaya kalkışmamak en iyisi. Bir hikaye olacak ki, bir olay örgüsü olacak ki en sonunda konumuza ulaşalım, değil mi?

Bir diğer sıkıntı, kendini Tarkovsky ya da Godard sanan yönetmenlerdir. Hiçbir anlamı olmayan görüntüler ve sözler ile doldurdukları filmi ‘aşırı anlamlı’ bir şekilde pazarlamaya çalışırlar. Seyircimiz de buna meraklıdır. Gereksiz sahneler ve planlar ile dolu filme anlam yüklemek ancak amatör ve ne yaptığını bilmeyen bir yönetmenin işidir. Çektiğiniz ya da yazdığınız her kelimenin ne anlama geldiğini bilerek yazın. Seyirci gördüğü her noktaya anlam yüklemeyi sever. Siz siz olun, orada onu demedim diyebilme cesaretine sahip olun. Eğer ki siz de seyirci gibi, yapmamış olduğunuz şeyi yapmış gibi anlatıyorsanız, vay halimize.

Bir de bizim yönetmenlerimiz şunu çok yapıyor: Anlatmak için anlatmak. Şöyle ki; kadın hakları şu anda önemli bir konu, hadi film yapalım. E tamam da sen bunu ne kadar önemsiyorsun? Sen bunu gerçekten anlatmak istiyor musun? Afrika’daki açlık da çok önemli ona bakarsak. Anlatmak istediğiniz hikayeleri senaryoya dökmeniz gerekli; size dert olan hikayeler üzerinde durun, anlatmak için anlatmak istediğiniz hikayeler üzerinde değil. İçinizden geçenleri film yapın lütfen. Size ne batıyorsa, siz neyi dert ediyorsanız onu filme çevirin. Güzel bir konu buldum vuu film yapayım mantığı ile yola çıkınca hüsrana uğruyoruz. Bir de, şöyle bir deyiş vardır: “Eğer seyirci anlatılanı anlamadıysa, bu seyircinin suçu değil, yönetmenin suçudur.




Abartılı Oyunculuklar

Bağımsız bir kısa filmcinin oyuncu seçenekleri: Arkadaşları, kendisi ve ordan buldan bulduğu oyunculuk eğitimi almış biri ya da tiyatro yapan arkadaştır. Maalesef ki kısa filmcilerin düştüğü en büyük hatalardan biri de karakterizasyon yapmamaktır. Olay örgüsünü bile tam çıkarmamış kısa filmci karakter oluşturmak için zaten uğraşmaz. Bu da gereksiz cümleler kuran, abartılı ya da eksik oyunculuk yapan birine sebep olur. “Abi şu sahnede sen şöyle şöyle yapıyorsun çünkü şu şu” diyerek nice kısa filmler yapılıyor. Filminizin içeriği oyuncunuzun kişiliğini törpüler. 1 sayfa karakter geçmişi ve kişiliği çıkartmak zor değil. O bir sayfa 'karakter kimdir' listesini okuyan oyuncu, nasıl davranacağını en azından az çok bilir. Kameranın arkasından bakarken her şey güzel görünebilir ama bilgisayarda baktığınızda oyunculuk fazlasıyla gerçekçilik dışıdır.




Netleme Problemleri

Ana problemlerden biri de bu. Otomatik netlemesi olmayan kameralarla çekim yapan yönetmenler bol bol flu görüntüler çeker ve netlediğini zanneder. Kameranın LCD ekranında her şey güzel görünebilir ancak bilgisayarda baktığınızda esasında tam da istediğinizi yakalayamadığınızı farkedebilirsiniz. Kimi yönetmenler focus puller nedir bilmez. Mesela kamerayı ayna niyetine kullanan yönetmen kameraya yaklaşan adamı netlemeyi aklına getirmez. Kameramanın yanında sahne gereği zaman zaman netleme yapacak birinin durması gerekmektedir. Netliği sürekli bozulan film amatörlük belirtisidir. Tabii netliği sinemanıza uyarlayabiliyorsanız, o başka.




Maskeleme Başarısızlıkları

Bir şey öğrendim hemen yapayım: Maskeleme. Maskeleme, efekt dünyasının en önemli parçalarından biridir. Montaj ve maskeleme yapmayı bilen biri, ortaya kısmen başarılı efektler çıkarabilir. Yalnız bunları biliyor olmanız efekt yapmanız gerektiğini göstermiyor. Maskeleme yapmak epey zahmetli ve özen gerektiren bir iştir. Daha kameranın kadrajını düzgün seçmeyen biri için maskelemedeki kadraj-ışık mükemmelliğini yakalamak abesle iştigaldir. Maskeleme için iyi bir ışıklandırma ve kadrajlama gerekir. Mümkün mertebe -bence-  maskelemeden uzak durun.