Eğer sıkı bir dizi takipçisi iseniz, izlediğiniz birkaç dizi varsa fakat yeni sezonlarının ne zaman geleceğini bilmiyorsanız doluşun. 2015-2016 sonbahar-kış-ilkbahar döneminin dizilerinin başlama tarihlerini sizin için derledik.
Hala Tarihleri Duyurulmamış Olan Diziler:
Pretty Little Liars American Idol It's Always Sunny in Philadelphia Black Sails Better Call Saul Vikings House of Cards Penny Dreadfull DC's Legends of Tomorrows(Yeni Dizi) Orange is the New Black Outlander House of Lies Person of Interest American Dad Bates Motel 12 Monkeys
-2015-
11 EYLÜL Z Nation 15 EYLÜL Best Time Ever with Neil Patrick Harris(Yeni Dizi) 16 EYLÜL South Park 19 EYLÜL Doctor Who 21 EYLÜL The Big Bang Theory Gotham Voice 22 EYLÜL The Muppets Scream Queens(Yeni Dizi) Limitless(Yeni Dizi) 23 EYLÜL Empire Law and Order Modern Family Nashville 24 EYLÜL Grey's Anatomy The Blacklist Heroes Reborn(Yeni Dizi) 27 EYLÜL Last Man On Earth The Simpsons Family Guy Once Upon a Time 29 EYLÜL Marvel Agents of Shield 4 EKİM The Good Wife Homeland The Affair The Leftovers 6 EKİM The Flash iZombie 7 EKİM American Horror Story Arrow Supernatural 8 EKİM The Originals The Vampire Diaries 11 EKİM The Walking Dead 12 EKİM Fargo 24 EKİM Davinci's Demons 26 EKİM Supergirl 31 EKİM Ash vs Evil Dead(Yeni Dizi) 5 KASIM Mom
-2016-
17 OCAK Shameless 24 OCAK The X-Files(Yeni Dizi) NİSAN Game of Thrones Not: Başlangıç zamanları kesinlik kazanmamış dizilerin tarihleri duyruldukça listeyi tekrar tekrar güncelleyeceğiz. Sizin merak ettiğiniz veya eklememizi istediğiniz bir dizi var ise iletmeniz yeter, hemen koyarız.
Yıl 2571, insan nüfusu dünyayı ve dünyanın verdiklerini çoktan tüketmiş. Nüfus ne küçük mavi gezegenimize ne de onun biricik güneş sistemine sığamayınca, insanoğlu içinde onlarca gezegen ve ay olan farklı bir güneş sistemine göç etmiş. 'Terreform' denilen atmosferi 'şekillendirip' burada yaşamaya başlayan insanlar için hayat hiç de sanıldığı gibi parlak değil. Sistemin merkezinde yer alan gezegenler Birlik denilen ortak hükumeti oluşturuyor. Bu merkezi gezegenler aradan geçen 500 yılda beklenen ilerlemeyi sağlasa da sistemin kenarında köşesinde yer alan gezegenlerde iklim, yaşam ve teknolojik gelişememezlik buralarda adeta bir Western hayatını (adamlar dünyadan at getirip orada da ata biniyorlar) mecbur bırakıyor. Hâl böyle olunca, bir avuç çapulcu, şartların iyileştirilmesi adına birlikle çarpışıyor fakat yetersizlikler nedeniyle mağlup oluyor. İşte dizimiz de bu bağımsızlarla beraber çarpışmış ve mağlup olmuş Malcolm Reynolds ve Zoe'nin yıllar sonra Firefly tipi bir kargo gemisiyle gezegenler arasında taşıyıcılık yapmasıyla başlayan sergüzeştlerini anlatıyor.
Birlik'in bayrağı. Amerikan-Çin bayrakları birleşimi.
Bizim 'E madem bu insanların, farklı güneş sistemine göç edecek, orada hayat kuracak kadar teknolojisi var, neden her gezegen iyi değil, nerede eşitlik nerede kardeşlik?' diye sorma ihtimalimize karşı dizinin yaratıcısı Joss Whedon (kendisini The Avengers I-II'den hatırlıyor olabilirsiniz), "Gelecekte hiçbir şey değişmeyecek, teknoloji gelişecek ama biz hala bugünkü politik ve etnik problemlere sahip olacağız.' diyor. Bu gerçekçi bakış açısı da dizinin evrenini bir distopya yapmaya yetiyor.
Yollar gidişine, kızlar duruşuna hasta Serenity'm...
Gemimizin kaptanı Reynolds ve silah arkadaşı Zoe, gemileri Serenityile (isyan sırasında kaybedilen bir çarpışmanın ismi) maceradan maceraya atılırken elbette yalnız değiller. Sevimli; sevimli olduğu kadar bileği maharetli mekanik Kaylee Frye (Jewel Staite), adam gibi adam, gemimizin pilotu, usta şoför Hoban Washburne (Alan Tudyk), kaslı, sert görünümlü ama bir o kadar da çocuksu ve her an seni bile satacakmış gibi bakan Jayne Cobb'tan (Adam Baldwin) oluşan çekirdek mürettebata gemide bir mekik kiralayarak orada mesleğini icra eden "Refakatçi" Inara Serra (Morena Baccarin) de eklenir. Güneş sisteminin hemen hemen her yerinde büyük bir saygıyla karşılanan Inara, gemiye prestij, gemi ise onu sistemin ücra yerlerine dahi taşıyarak yeni müşteriler kazandırır. Bütün bu insan kalabalığı yetmezmiş gibi bir de gemiye bir doktor Simon Tam (Sean Maher), nur yüzlü bir din adamı (taa orda ne dini yahu) Derrial Book (Ron Glass) ve gizemli bir geçmişi olan ve abisi tarafından o geçmişten kurtarılarak gemiye alınan River Tam (Summer Glau) katılır. Uzayın sonsuz karanlığında adı gibi bir ateş böceği misali salınan gemimiz hem Birlik hem de yağmacılar denilen türlü sapkınlıklara sahip yamyam korsanlardan sakınarak yer yer gezegenden gezegene nakliyat, yer yer ise sınırlardan kaçak sigara geçirerek ekmeğine bakmaya çalışır.
bilin bakalım hangisi din adamı?
Peki, IMDB'de 9,1 puanıyla Tv Series Top 250'de 15. sırada bulunan, hala dünya üzerinde hakkında 'lan belki devamı çekilir' diye hayaller kurulan, aradan 13 yıl geçmesine rağmen bana bu yazıyı yazdıran bu dizi, neden ilk sezonun ardından iptal edildi?
Daha dizi başlamadan FOX kanalı ve Joss Whedon arasında anlaşmazlıklar başlar. Parayı veren düdüğü çalar zihniyetindeki Fox, dizinin işleyişini bozabilecek karakterler arasında aşk ilişkileri istemiş, Joss Whedon da açık bir dille reddedince kılıçlar çekilmişti. Fox, buna karşılık Sci-fi kategorisindeki (hatta Uzay Western'i bile denilebilir) diziyi 'çılgın bir komedi' diye tanıtır. Dizinin tanıtım videosu ise tam bir fiyaskoya dönüşür. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Fox, dizinin 14 bölümünden sadece 11'ini, üstelik Pilot bölümü atlayarak yayınlar. Bu 11 bölümü karışık bir sırayla ve Amerikan medyasının 'ölü' olarak adlandırdığı Cuma gecesi yayınlayan Fox; böylece Firefly'ın reytinglerini düşürerek en baştan riskli bir yapım olarak gördüğü dizinin üzerine tüyü de dikmiş olur. Böylece Fox, Futurama'dan sonra bir efsaneyi daha bitirir. Fox, sen haksızsın dostum ve sana laflar hazırladım.
Dizinin iptalinin ardından Fox'u mektup yağmuruna boğan hayranları anca olaya böyle bakan ve anlamayan Fox'tan olumlu bir cevap alamaz. Seyircinin bu isteğiyle ve DVD satışlarının da iyi getirisiyle beraber Joss Whedon dizinin bir sonu niteliğindeki Serenity'i çeker. Joss Whedon aklındaki kalan 6 sezonu iki saatlik bir filme sığdırmaya çalışır ve Serenity'le Firefly efsanesi müjganla vedalaşır.
Dizi hakkında -MİŞ'ler:
Joss Whedon, evrendeki Birlik'i "Anglo-Sino Alliance" olarak düşünmüş. Bunun sebebi de gelecekte dünyanın en güçlü iki devletlerini Amerika ve Çin olacağını düşünmesiymiş. Bu yüzden dizide bazen karakterler Çince konuşuyormuş
Sahnelerin çekim aralarında oyuncular kendilerinin bekleme/dinlenme odaları yerine uzay gemisinin içerisinde zaman geçiriyorlarmış.
Dizinin gerçek bölümlerinin sıralaması "Serenity", "The Train Job", "Bushwhacked", "Shindig", "Safe", "Our Mrs. Reynolds", "Jaynestown", "Out of Gas", "Ariel", "War Stories", "Trash", "The Message", "Heart of Gold", "Objects in Space" şeklindeymiş.
Firefly'ın DVD seti, Temmuz 2007'de Astranot Stewen Swanson'la beraber Atlantis mekiğiyle uzaya gitmiş.
Mal, dizide ne zaman ata binmesi gerekse aynı ata binmiş. Atın ismi Fred'miş.
Uzaydaki çatışma ve patlamalarda gerçeğe sadık kalınarak ses efekti kullanılmamış çünkü uzayda hava ve dolayısıyla da ses yoktur.
Dizide kullanılan asker/güvenlik güçleri kostümleri 'Starship Troopers' filminden kalan kostümlermiş.
Dizide "Our Mr. Reynolds" ve "Trash" bölümlerinde Saffron karakteriyle "Mad Men"den tanıdığımız Christina Hendricks yer alıyormuş.
"Büyüklere
çizgi filmler” özellikle The Simpsons’tan beri büyümeye devam eden bir akım. Aradan geçen
yıllarda beyaz cam bu akıma onlarca iyi dizi hediye etti. Aklınıza hemen South Park, Family Guy,
Futurama, American Dad isimleri gelse de geçtiğimiz yıla tam anlamıyla damgasını vuran çizgi
dizi Adult Swim'de ekrana gelen Rick and Morty idi.
Rick, birası ve her işe yarayan kumandası
Aslında
Rick and Morty’i dede ve torunun maceralarını anlatan bir çizgi dizi diye
tanımlamak yanlış olmaz fakat bu maceraların; zaman yolculuğu, paralel evrenler,
zaman kırılmaları, klonlanmalar gibi bilim kurgu öğelerini içerdiğini de
belirtmek zorundayız. (Sadece jeneriğini
izlemek bile dizi hakkında fikir sahibi olmak için yeterli.) Çılgın mucit bir
dede (Rick), aptal aile babası, bütün aptallıklarına rağmen onu seven bir anne,
tiki ergen bir kız ve tam anlamıyla looser bir erkek çocuktan (Morty) oluşan bir Amerikan ailesi ilk başta biraz klişe gibi gelse de dizi başlama anından itibaren özgün anlatımıyla
sizi etkisi altına alıyor. Dizinin ilk saniyesiyle birlikte uyumakta olan torununun
odasına dalan sarhoş bir dedenin, bir anda onu uzay gemisiyle bir gezintiye çıkarmasıyla bunu anlayabiliyoruz. (Ki bence en kötü bölümü ilk bölüm.) Dizi bolca Futurama ve
özellikle Back To the Future kokuyor, özellikle Rick’in fiziksel görünümünün
Emmett Brown’a benzerliği ve Morty-Marty isimlerinin uyumlarını izleyici hemen
yakalasa da dizi size eşsiz karakterleri, güçlü senaryosu, kusursuz kurgusu
ve absürtlüğüyle benzer yapımlardan daha fazlasını sunuyor. Bir bölümde
uzaylılardan kaçan kahramanlarımız diğer bölümde bir insanının içine
girebiliyor ya da diğer paralel evrenlerdeki yaşantılarına dahil olabiliyor.
Rick and Morty’nin bir bölümü, odanın içerisinde kendi başına gezinen limitsiz
bir hayal gücünün yirmi dakikaya sığdırılıp aralara da zekice cümleler ve
klişelerle dalga geçen karakterlerin serpiştirilmesiyle yaratılmış gibi.
Evsiz bir insanın içindeki sınırsız eğlence yeri, Anatomy Park!
Dedemiz,
Rick alışılmış ak saçlı dedelerden değil. Sadece çöplerden oluşan bir uzay aracı yapabilecek ve bu aracı bir tornavidayla tamir edebilecek kadar yeteneğe ve bilgiye sahip. Yalnız bütün bunlara sahip olsa da alkolle başı belada bir tip.
Devamlı bir alkol kusması halinde ve
ağzının kenarında biriken salya ile her an kusacakmış gibi konuşuyor. Bu
konuşmalarını ise genelde geğirmeleriyle bölüyor. Aile bağları pek kuvvetli
değil, evin babası olan damadıyla devamlı bir sürtüşme halindeler. Ailede en
iyi anlaştığı kişi ise Morty. Bunun sebebi onu çok sevdiğinden değil sadece kolay
yönetebileceği bir yardımcıya ihtiyacı olduğundan. Bu yardım etmeler Morty’nin
okul hayatını olumsuz yönde etkilese de zamanla ayrılmaz bir ikili haline
geliyorlar. Biraz Morty'den bahsedecek olursak; kendisi, daha önce de
bahsettiğimiz gibi tam bir looser. Okulda ya da aile içerisinde pek değer
gördüğü söylenemez. Bu da onu zamanla endişeli, pısırık ve saf biri yapmış, belki de bu yüzden önemsendiğini düşündüğü için Rick’in yanında. Atıldıkları maceralardan ölecek
gibi korksa da her zaman yanında olup onu kurtarmak için bekleyen Rick’in varlığı, onu
rahatlatabiliyor. İzleyiciye Morty'nin Rick için pek değerli olmadığı hissettirilse de dizideki bir bölümde, torununun varlığının Rick için ne kadar önemli olduğunu gözlemleyebiliyoruz.
Her
bölümde vaat ettiği emsalsiz maceralarıyla, bölüm sonu şarkı seçimleriyle, karakterlerinin
özgünlüğüyle, ince göndermeleriyle, yarattığı evrenle, absürtlüğüyle, size
hissettirdiği o güzel o değişik kafayla Rick and Morty, şans verilmesi gerekilen bir
seri. Bu günlerde başlayan ikincisezonuyla ve size sunduğu –an itibariyle- 14 bölümüyle keşfedilmeyi
bekliyor.
Bron/Broen, ülkemiz gençliğinin ilk fırsatta kaçacağı ve
asla ama asla geri dönmeyeceğini ısrarla söylediği o vaat edilmiş toprakların
(Danimarka – İsveç) bağrından kopup gelen bu mis gibi polisiye – drama dizisinin
ismidir. Kelime anlamı İsveççe ve Danca’da ‘köprü’ kelimesinin karşılığıdır. Dizi, iki ülkeyi birbirine bağlayan ve ülke
hükümetlerinin her seçim öncesi ‘Avrupa Birliği konuşur, biz yaparız ;)’ tarzında övünmeleriyle akıllara kazınan
Öresund Köprüsü’nün tam ortasında, yarısı İsveç yarısı Danimarka topraklarında
bir kadın cesedinin bulunmasıyla başlar. İki ülkenin medyasının yoğun ilgisi
altında, Malmö Emniyeti'nden Rıza Baba’nın eski öğrencilerinden Cinayet Masası
Dedektifi Saga Noren (Sofia Helin) ve Kopenhag Emniyeti Cinayet Masasından adam
gibi adam Martin Rohde (Kim Bodnia) soruşturmaya dahil olurlar. Yapılan
incelemenin ardından ölü bedenin iki ülkenin sınırlarında yer alsa da maktulün İsveç vatandaşı
olması sebebiyle soruşturmayı Saga Noren devralır. Daha sonra yapılan otopside cesedin
üst kısmı ve alt kısmının iki ayrı ülke vatandaşı olan farklı insanlara ait olduğu
anlaşılır ve böylece Martin Rohle de soruşturmaya dahil olur. Hemen akabinde
katilimiz ‘it was just the begining / bu daha başlangıç’ minvalinde
‘toplumsal’ bir mesajı iki ülke medyasına da dedektiflere de iletir ve on bölümlük
heyecan fırtınası başlar. (Ne klişe bir kullanım oldu.)
Danimarka Kraliçesi III. Margrethe ve İsveç
Kralı Carl XVI. Gustaf’ın sizlere hediyesidir…
Bron/Broen; özellikle ilk sezonuyla, bir diziden daha çok on
saatlik uzun bir polisiye film lezzeti veriyor. (Jeneriği yeter be.) Dizi; yarattığı derin karakterleri, özellikle Saga Noren’in asperger sendromlu
kişiliği ve Martin’in efsanevi gülümsemesi; bu ikilinin birbirlerini
olumlu-olumsuz yönde etkilemeleri, bol bol duyacağınız ve keşke bilsem de
alt yazıya mahkum kalmasam diyeceğiniz İsveççe'nin ve Danca’nın kendilerine özgü
tınıları, kuzeyin o soğuk, gri ve insanın içini kıpırdatan havası, iyi bir
oyuncu ve görüntü yönetimi, fotoğraf kalitesindeki kadrajları, her bölümde
ardıl bölümü izleme isteği uyandıran bölüm sonları ve tabiki de jenerik müziğiyle
ilk bölümden dikkat çekiyor.
Sen, kadınım...
Karakterlere gelirsek, Ladies First. Saga Norén; biraz iş kolik, çalıştığı
insanlarla hiç samimiyet kurmayan, işten eve evden işe mantığıyla yaşayan bir kadın. Kurallara o denli bağlı ki ortağı Martin’in İsveç sınırları içinde silah taşımasını engelliyor ve
kendisi de Danimarka’da silah taşımaktan kaçınıyor. Kendisini tamamen işine
vermiş durumda. Üstlendiği bir dosya kapanmadan başka bir işe odaklanamıyor ve
yasalar çerçevesinde hareket etmeye özen gösteriyor. İş arkadaşlarıyla
diyalogları sadece iş üzerine. Özel hayatında daha önce hiç erkek arkadaşı
olmamış ve seks hayatı da sadece dürtülerinin getirdiği bir aktiviteden ötesi değil. Beraber
yaşadığı kız kardeşi intihar edince daha da içine kapanmış. Bu olaydan sonra
tanık olduğu intihar vakalarında sık sık “İntihar eden kişilerin çoğunun
davranışlarında intihar eğilimi görülmemiştir.” cümlesini kullanıyor. Genelde
hep aynı kıyafetleri giyiyor, masasının çekmecesinde her zaman yedek bir tişört
bulunuyor, üstünü yerinden kalkmadan
değiştirebiliyor çünkü kimi zaman masasından kalkamayacak kadar meşgul olabiliyor.
Koktuğunu hissetmediği zamanlarda ise tişörtünü değiştirme gereği duymuyor, hiç makyaj yapmıyor ve güzelliğinin
farkına varmaktan kaçınıyor. Kendisi otizmin bir çeşidi olan Asperger sendromuna sahip. (Bu
dizide hiç bahsedilmeyen ancak belirtileri gösterilen hastalık; sosyal etkileşimde önemli zorluklar, sınırlı iletişim, stereotipik ilgi ve etkinliklerin tekrarı olarak tanımlanan otistik
spektrum bozukluklarından biri. )
Abim senin yüzün hep gülsün..
Dizi ilk başlarda Saga üzerinden ilerliyor gibi görünse
de sezonun ortasından itibaren Martin ağırlık kazanıyor. Martin, Saga’nın
aksine kötü bir polis. Büyük bir boşluk içinde yüzüyor. Saga gibi
kurallara bağlı değil. Özel hayatı ise karman çorman. Üç evlilik yapmış, bütün eşlerini aldatmış ve bu
evliliklerinden çocukları var. İyi bir
baba olduğu da söylenemez ve belki de bu yüzden vasektomi ameliyatı oluyor.
Kadınlara düşkünlüğünün geçmişte başına belalar açmış olmasıyla birlikte Saga’ya
ilgisi arkadaşça bir ilgiden başka bir şey değil. Saga’nın marjinal
kişiliği Martin’in Saga’yı kendisine yakın bulmasının sebeplerinden birisi.
Bölümler ilerledikçe Martin, varlığıyla ister istemez Saga’nın kişiliğine etki
etmeye başlıyor. (Evet, dikkat ettiğiniz gibi Saga’yı satırlarca anlatmışken
Martin biraz daha kısa sürdü bu benim Saga’ya kişisel hayranlığımın eseri.)
Go on, do your duty...
Tabii bu güzide dizimiz de her güzel şey gibi Amerikan dizi
sektörünün dikkatini çekiyor ve FX kanalında The Bridge isimli uyarlamasıyla seyirci
önüne çıkıyor. Amerikan uyarlaması yetmiyormuş gibi (Hadi Amerikan izleyicisi
tembel, gidip İskandinav dizisini bulup izlemez anlarım ama) bir de Fransızlar
ve İngilizler The Tunnel diye uyarlıyorlar bunu. The Tunnel; iki uyarlama
arasında birçok yönden The Bridge’den daha doyurucu bir seri, hem de başrolünde
tanıdık bir isim var, Stephen Dillane yani Stannis Baratheon is theone true King ofWesteros.
Uyarlamalardan bahsederek konumuzdan şaşmayalım. Ben şahsen uyarlamalardan uzak
durarak orjinal dizimizdeki bu tadı bozmamanızı tavsiye ederim. Bron/Broen, ilk bölümlerinde katil
zanlısının derdinin toplumla ve bu topluma zarar veren kişilerle olduğu
izlenimiyle başlayıp izleyiciyi kendine bağlasa da son üç bölümde ters köşe yapılarak katilin sorununun kişisel olduğunun ortaya çıkması, biraz hayal kırıklığı
yaratmıyor değil. Konusunun sonlara doğru yarattığı hayal kırıklığı, iyi
yazılan ve mükemmel oynanan karakterleriyle hemen unutuluveriyor. (Bu yazıda
uzun uzun Saga Noren övmek isterdim ama söyleyeceğim her şey spoiler
olacağından bundan kaçınmaya çalışıyorum.) Başroldeki iki karakterin de hayatlarının arka planı, dünya görüşleri ve kişilikleri bölümlerin
ilerlemesiyle paralel bir seyirde yol almaya başlıyor ve birbirlerine birer yabancı olan
dedektiflerimiz sezonun sonunda yaşadıkları olayların da etkisiyle kendilerini
birbirleri için endişelenen ve birbirlerini olumlu-olumsuz anlamlarda
tamamlayan iki arkadaş olarak buluyorlar. İlk bölümden son bölüme kadar
azalmayan heyecan, sezon finalinde izleyiciyi senaryonun gücüne ve gerçekliğine hayran bırakarak
tavan yapıyor. Böylece ilk başta tek sezonluk bir proje olarak düşünülen
dizimiz yakaladığı başarıyla beraber ikinci sezonunu ekrana taşımayı başarıyor.
Saga
Noren, länskrim, Malmö
Bu başarıda, dizinin yayınının yapıldığı kanal olan aynı zaman da dizi için hiçbir masraftan kaçınmayan İsveç devlet televizyonu SVT’nin de payının büyük olduğunu belirtmeden geçmeyelim. (SVT beni işe al.) Diziye reklam almayarak, sadece kanalı izleyenlerden para alarak, profesyonel ve hükümetten özerk yönetimiyle iş ahlakı benimseyen İsveç’in SVT’si varken bizim TRT’miz ve Son Çıkış’ımız var.
İkinci sezonumuzda soruşturmanın kapanmasıyla ve yıkım getiren olaylar sebebiyle 13 ay gibi uzun bir süre birbiriyle görüşmeyen Saga ve Martin yine ortak bir soruşturmada bir araya
geliyor. Bu sefer soruşturmanın sebebi kıyıya oturan bir kuru yük gemisi, içindeki esir alınmış insanlar ve damarlarında dolaşan bir Orta çağ virüsü. İlk sezondan farklı olarak, karakterlerimizin
hayatlarında bazı radikal değişimler olmuş ama bu, aralarındaki uyumu ya da
sizin onlara hayranlığınızı etkilemiyor. Bu sefer ikinci sezonun ilk bölümüyle, gizemin hemen çözüldüğü kötü polisiye romanı izlenimi veren ve ‘bak işte hemen
içine etmişler dizinin, hani lan heyecan?!’ diye düşündüren dizi, yine heyecanın süreceğini
anlatan bir bölüm sonuyla izleyiciyi yakalıyor. Özellikle ikinci sezonun üçüncü
bölümünün ardından izleyici diğer bölümleri daha çabuk izlemek istiyor. İkinci
sezon benim için ilkinden daha doyurucu, bunun sebeplerini izleyince siz de çok
iyi anlayacaksınız. İkinci sezon da dünya genelinde kitleleri kendine hasta
edip, Avrupa pazarlarında 'Saga'nın Deri Pantolonu Geldi' yazıları belirmeye başlayınca kanal başrol oyuncularına teklif yapılacağını ve kabul ederlerse Bahar
2015’de üçüncü sezon için çekimlerin başlayacağını duyuruyor. Saga’mız
Noren’imiz Sofia Helin teklifi kabul etse de Martin Rohle rolündeki Kim Bodnia abimiz
teklifi reddediyor. (Senaryo açısından mantıklı bir hareket.) Ve, bu yazının yazıldığı şu günlerde
kanal Eylül 2015’de dizinin üçüncü sezonunun başlayacağını duyurdu.
Bron/Broen, bizim gibi kuzey ülkelerine hayranlık besleyen, polisiye
eksikliği çeken, hem estetik hem doyurucu ürünleri izlemek isteyen ve az
kişinin bildiği çok güzel şeyleri arayan insanlar için biçilmiş kaftan. Size
arama motorunuza “Bron/Broen 720p İzle” yazarak bu kaftanı giymek ve aşağıdaki jeneriği
izledikten sonra ‘ya bu negzel şarkıymış’ diyerek “Choir of Young
Believers - Hollow Talk” dinlemek kalıyor.