20 Ağustos 2015 Perşembe




Salman Khan’ın filmleri verdiği sosyal mesajlar ile ön plana çıkıyor. Kendisinin önceki röportajlarından birinde daha önce mainstream yani ticari amaçlı filmlerde oynadığını, işi pek de ciddiye almadığını, bu yüzden şimdi olsa kendisinin bile izlemek istemeyeceği filmler yaptığını söyledi. Ancak, ne zaman işi ciddiye almaya başlamış olmalı ki, o zaman arka arkaya gişe rekortmeni olmasını sağlayacak filmler çıkardığını görüyoruz. Ben en iyi filmlerini biraz da kendi zevkimi göz önünde bulundurarak sıralayacağım;

   Kick Filmi Fragmanı



Salman Khan’ın geçtiğimiz yıl içinde yine rekor kıran filmi. Hem süper kahraman hem bir suçlu olan Devi Lal Singh’in içinde durduramadığı heyecanın ve hareketinin onu götürdüğü noktaları, genel anlamda ise sosyal meseleleri ele alan bir film.

   London Dreams Fragmanı



Salman Khan ve Ajay Devgan’ı görüyoruz. Londra’da bir Rock müzik grubu kurma hayali olan Arjun ve Mannu adlı iki yakın arkadaşı konu alıyor. Dostluğun önemi vurgulanıyor filmde. Müziğe de doyabileceğiniz bir film aynı zamanda.

   Bodyguard Filmi Fragmanı



En sevilen filmlerinden biridir. Bir yakın korumayı canlandırıyor Salman Khan bu filmde. Kareena Kapoor Khan ile başrolü paylaşıyor. Yakın koruması olduğu kıza aşık oluyor ve olaylar bu şekilde gelişiyor. Eğlenceli bir filmdir.

   Ek Tha Tiger Fragmanı




Aksiyon sahneleri ile öne çıkan bu filmde Salman Khan ve Katrina Kaif’i başrolde görüyoruz. Pakistan ve Hindistan arasındaki çatışmayı ve özel ajanlarını konu alan bir filmdir.

   Jai Ho Filmi Fragmanı



Sosyal meselelere dikkat çeken bir film olan Jai Ho, Jai adında herkese sözü geçen, insanların bazen korkudan bazen sevgiden saygı duyduğu bir iyilik kahramanıdır.

   Dabangg ve Dabangg 2 Filmi Fragmanı





Yaşadığı yerde sözü geçen bir polisi canlandıran Salman Khan, bu filmde de alışılagelmiş doğrultuda eğlence ve sosyal mesajları bir arada veriyor. Aile ilişkileri filmde önemli bir yer tutuyor. Filmin Dabangg adlı şarkısı hafızalara kazınmış durumda.

    Salaam – e Ishq Fragmanı



Romantik komedi tadında romantizmin ağır bastığı bir filmdir. Yaklaşık üç buçuk saat sürüyor, bu yüzden romantik filmlerden hoşlanmayanlar için en iyi tercih olmayabilir. Ancak kurgu ve oyunculuklar izleyene keyif verecek düzeyde. Birbirinden bağımsız altı çiftin aşk hayatları ve yollarının bir yerde kesişmesini konu alıyor.

   Ready Filmi Fragmanı



Yine romantik komedi olan bu filmde Asin ile başrolü paylaşıyor Salman Khan. Şarkılarıyla daha da çok konuşulmuştu.

   Wanted Filmi Fragmanı



Mahalle çetelerini konu alan bir filmdir.

Son olarak 2015’in filmi olan Bajrangi Bhaijaan var. Film daha yeni vizyona girdi sayılır, elbette kendi ülkesinde. Hindistan’da kaybolmuş, Pakistanlı 6 yaşındaki bir kızın evine dönüş hikayesi anlatılıyor.

19 Ağustos 2015 Çarşamba



Ben gözüm.
Mekanik bir göz.
Ben, size dünyayı yalnızca onun bakış açısıyla yansıtan makine.
Artık insanın devinimsizliğinden kurtulacağım. Sürekli hareket halindeyim.
Nesnelere yaklaşıp, uzaklaşıyorum. Üzerlerine süzülüp aralarından geçiyorum.
Bir yarış atıyla at başı gidiyorum.
Kalabalıkları tüm hızımla aşıyor, taarruz eden askerlerin en önünde gidiyorum. Uçaklarla havalanıp sırtüstü düşüyorum. Tıpkı çevremdeki bedenler gibi düştüğüm yerden kalkıyorum.
İşte ben buyum.
Karmakarışık manevralarla dönerken birbirlerinin peşi sıra kaydettiğim hareketleri yığınlar halinde bir araya getiren bir makineyim.
Zamanın ve mekanın sınırlarından bağımsız bir halde, evrenin her noktasına dilediğim şekli veriyorum.
Size tanımadığınız bir dünyanın kapılarını aralıyorum. Yolumu dünyayı yeniden değerlendirerek açıyorum.
Dramatikleştirilmiş sinema insanlığın afyonudur.

Kahrolsun beyaz perdenin ölümsüz kralları ve kraliçeleri,
Yaşasın öncülerin sıradan hayatlarında ve tezgahlarının başındaki çekimleri.
Kahrolsun burjuvazinin düzmece senaryoları!
Yaşasın hayatın kendisi!
Dramatik sinema kapitalistlerin elinde öldürücü bir silahtır.
Günlük yaşamımızdaki devrimci uygulamalarımızla bu silahı düşmanın elinden alacağız.
Çağdaş sanatsal dramlar eski dünyanın kalıntılarıdır. Bu, devrimci perspektiflerimizi burjuva sosuyla yavanlaştırma girişimidir.
Hayatımızın sahnelenmesine son verin!
Bizleri olduğumuz gibi çekin.
Yazarın senaryosu hakkımızda uydurulmuş hikayelerden başka bir şey değildir.
Her birimiz diğerlerininkini aksatmadan kendi işlerine devam etmelidir. Kinoks'ların amacı rahatsız etmeksizin sizi çekmektir.
Yaşasın devrimin sinema-gözü!

BİZ

''Biz kendimizi çöplüklerden bolca malzeme toplayan paçavracı sinemacı sürüsünden ayırt edebilmek için'' Kinoks'lar olarak adlandırıyoruz.
Bu küçük panayır tüccarlarının alışverişleri ile ''Kinoks'ların gerçek sineması'' arasında herhangi bir  benzerlik yoktur.
Çocukluk anıları ile yüklenmiş Rus-Alman psikolojik-dram sineması bizce budalalıktan öte anlam taşımamaktadır.
Kinoks, büyük ölçüde görkemli bir görüntü dinamizmine dayanan, Amerikan serüven filmlerindeki, Pinkertonvari sahneye koyuşlarındaki yakın çekimlerle, hızlı geçişlere teşekkür eder. Bu iyidir, ama bütünüyle düzensiz ve kesin devinim araştırmasından yoksun olarak oluşturulmuşlardır. Psikolojik dramlara oranla bir üstünlüğe sahip olmalarına karşın, bunlar herhangi bir temelden yoksun, sıradan yapıtlardır. Kopyanın birer kopyasıdır.

    Biz ilan ediyoruz ki, romanlaştırılmış, tiyatrolaştırılmış eski filmler ve diğerleri cüzzamlıdırlar.

             -Onlara yaklaşmayınız!
              -Gözlerinizle dokunmayınız!
              -Ölüm tehlikesi vardır!
               -Bulaşıcıdırlar!
   
 Biz Kinoks sinemasını Müzik, Edebiyat ve Tiyatro gibi diğer sanatlardan arıtıyor ve bize özgü bir ritm arıyoruz. Bunu da, ancak şeylerinin devinimlerinde bulabileceğimizi sanıyoruz. Biz sesleniyoruz:
Romanın tatlı kucaklaşmasından,
Psikolojik romanların zehrinden,
Aşk tiyatrosunun sıkıcılığından,
Kaçın!
Müziğe sırt çevirin!

Kendi ritmimiz ve kendi değerlendirmelerimiz ile, kendimize özgü araçların arayışı içinde büyük aşamalar kaydederek üçüncü boyuta zamanı da katarak dört boyutlu sinemaya ulaşalım.
Yarının sinema sanatının bugünün sinemasının yansıması olması gerektiğini düşünüyoruz. Sinema sanatının yaşayabilmesi için sinematografi ortadan kalkmalıdır. Bu durumun bir an evvel gerçekleşmesini istiyoruz.

Farklı sanatların bir araya getirilmesiyle oluşan, birçokları tarafından ''sentez'' sineması olarak adlandırılan bu olguyu reddediyoruz.
Renkler özenle seçilmiş olsa da ürkütücü renklerin karışımı ürkütücü bir renk vereceğinden beyazı elde etmek mümkün değildir.
Doruklarına varamadıkları sürece, farklı sanatların asli birlikteliği gerçekleşemeyecektir. Sinemamızı, Tiyatro ve Edebiyat'ın içine nüfuz etmiş olan her türlü hastalıktan kurtaracağız. Ona nesnelerin deviniminde saklı olan kendine özgü bir ritm kazandıracağız.
Devinim sanatı sinema, tüm dikkatlerimizi bugünün insanı üzerine yoğunlaştırmamıza hiçbir şekilde mani olmuyor.
Tıpkı makineler gibi insanlarında dengesizliği ve düzensizliği bizi utandırıyor.
Gelişmelere aya uyduramayan insanın filmini çekmeyi düşünüyoruz.
Makinenin lirizminden tartışılmaz bir şekilde makineleşmiş insana geçeceğiz. Makinelerin ruhunu açığa çıkararak işçinin işliğini, çiftçinin traktörünü, makinistin lokomotifini sevdireceğiz.
   
     İnsanı ve makineyi yakınlaştıracağız.
     Yeni insanı yaratacağız.

Beceriksizliklerinden arınmış, makinenin öz ve biçimindeki gelişmelerin getirdiği zorluklara alışmış bu yeni insan, filmlerimizin ana temasını oluşturacak.
Mekaniğin büyüsüne kapılmış bu yeni insan, makinenin işleyişini yüceltecek kimyasal tepkimelerin harikalarına doğru ilerlerken mekanik ve akkor halindeki araçlar sayesinde şiirler, senaryolar yazacak.
Bu yeni insani akan yıldızların, gökyüzü olaylarının ve gözlerimizi kamaştıran projektörlerin devinimini gözlemleyecek.

    Sinema-Göz
''Sinema-Göz'' sinema analizdir.
''Sinema-Göz'' uzakların kuramıdır.
"Sinema-Göz" perdede bağıntılık kuramıdır.

Saniyede 16 kare görüntüsünü kaldırıyorum. Çünkü bunlar artık hızlı çekimlerin ve hareketli alıcıların görüntüleri yanında basit birer çekim yöntemi olarak kalmaktadırlar.
"Sinema-Göz"ü gözün göremediğini çekebilen, teleskop ve mikroskop gibi sınırsız ve mesafesiz görebilme olanağını sağlayan, bir telegöz, bir göz ışını, ani bir görüş olarak tanımlamalıyız.
"Sinema-Göz" aşağıdaki hususları amaçladığından birbirini tamamlayan tüm bu tanımlamaları içermektedir. Çünkü "Sinema-Göz":
Tüm sinema olanakları,
Tüm sinema buluşları,
Tüm yöntem ve metotları,
Tüm gerçeği bulmaya ve göstermeye çalışan yararlı şeyleri amaçlar.

Gizli çekimin amacı, "gizli çekim" değil, kişilerin maskesiz, makyajsız, oynamadıkları bir anda, alıcı tarafından yalınlaştırılmış düşüncelerini alıcı gözüyle göstermek olmalıdır.
"Sinema-Göz" görünmeyeni görünen kılan, karanlığı aydınlatan, maskeli olanı yalınlaştıran, oyunsuz oyunu sağlayan bir yöntemdir.
"Sinema-Göz", evrenin sosyalizme açılması amacıyla sürdürülen savaşta bilim ve sinematografik aktüalitenin birleşimi, gerçek sinemanın perdede gerçeği gösterme deneyidir.
          Bu anlamlı filmin sizlerle analizini ve eleştirisini paylaşmadan önce şunları belirtmeliyim ki, Sanat, özellikle sinema sanatı insanlara onların görmediklerini göstermek ve duymadıklarını duyurmak anlamında eşsiz bir öneme sahiptir. Sanat,  göremeyen toplumun gözüdür, aynı zamanda da toplumun kalbine ve vicdanına hitap eden bir kurumdur. İnsanlık tarihine gölge düşüren ya da tam tersi insanlık tarihinin gururla hatırlayacağı olaylar ve kişilerin senaryo konusu olması bizim onları tanıyabilmemiz hususunda sanatın bize göz kulak olduğunun benim tezimce kanıtıdır.


          2004 yapımlı filmin yönetmeni, ödüllü bir yönetmeniz olan Terry George'dir. Dram türünde konu edinen Hotel Rwanda filminin başrolünde Don Cheadle oynamıştır. Filmde yalnızca birkaç sahne Rwanda'nın başkenti Kigali'de çekilmiş geriye kalan çoğu sahneleme ise Güney Afrika'da gerçekleşmiştir.

      Hotel Rwanda filminin ana hatları ile konusu,  sömürgeci ülke konumundaki Belçika'nın  Rwanda halkını 10 inek ve fazlasına sahip olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayırarak aynı etnisiteden, ulustan iki ayrı yapay ulus yaratması,  bu uluslardan daha zengin ve güzel fizyolojik özelliklere sahip olan Tutsilere çeşitli yönetim kadrolarında ayrıcalık tanımaları sonucu oluşan kaotik süreç ve bu sürecin ileride dönüşeceği soykırımdır. Eminim ki filmi henüz izlememiş ve Ruanda soykırımı ile ilgili bilgisi olmayan izleyicileri dehşete düşürecek bir film. Bunun sebebi ise yaşananların gerçek olması .

       Yaşanmış olayları konu alan bu tür filmlerde sinemasallıktan ve sanat tekniğinden çok, senaryo yani konu ön plana çıkmaktadır. Filmin konusu ve yaşanacaklara duyacağınız merak sizi her saniye ekranın karşısında tutmaya yetecektir. Birleşmiş Milletler ve gelişmiş ülkeler 1994 yılında yaşanmış olan Ruanda soykırımına seyirci kalmışlar, kendi gözlerini kör kulaklarını olaylara duymaz kılmışlardır. Film batının bu denli insan hayatını hiçe sayar tutumlarını değinmekten de kaçınmamıştır. Batı yapımlı olan Hotel Rwanda filmi bir vicdan aklaması olarak görülebileceği gibi, kendi politikalarını eleştiren bir yaklaşım olarak da değerlendirilebilir.

     

       Gelelim birazda filmi anlatmaya, Belçikalı'lar Rwanda'da insanların burunlarını ölçerek ve göz bebeklerinin güzelliklerine göre fiziği düzgün ve zengin olan Ruandalı'ları ayırmışlar ve bunlara Tutsi ismini vererek halkın geri kalanı olan Hutu'lardan ayırmışlardır. Daha öncede belirttiğim gibi bu tamamen yapay bir ayrımdır. Hutulu bir otel yönetici olan Paul Rusesabagina Tutsili bir kadın ile evlidir. Hutu'ların Tutsi'lere ve ılımlı Hutulara karşı başlattığı katliamın başlarında ailesini kurtarmak için mücadelesine başlayan Hutulu Paul sonradan Hutu ve Tutsi mültecilerini de kurtarmak için elinden geleni yapar. Evet Hutulu Paul, o bir Hutulu'dur ancak henüz bilincini kaybetmemiştir. Diğer Hutulu'lar gibi insanları kesmez ve öldürmez. Paul başından beri olaylara karşıdır. Genel müdürlüğünü yaptığı oteli mülteciler ile doldurur ve onlar için elinden geleni yaparak yüzlerce mülteciye kurtuluş olur.

       Birleşmiş Milletler bölgeye gelir ve yalnızca beyazları bölgeden tahliye edip çekilir. Bu Hutu'lara istediğinizi yapın anlamını taşımaktadır. 100 gün süren büyük katliamlarda yaklaşık 1 milyon kişi hayatını kaybeder. Batı herşeyi görür ve bilir ancak kendi yarattiğı bu soykırıma yalnızca sessiz kalır, gözlemci kalır. Hutu'ları Fransızların desteklediği gerçeği filmde de vurgulanmıştır.

     Hotel Rwanda filmi, batının kendi halkına demokrasi, insan hakları, ekonomik reform ve benzeri birçok ayrıcalıklar sunarken diğer ülkelerin ve özellikle Afrika'nın halklarının yaşamını asla umursamadığı, değerli bulmadığı tezini kanıtlıyor. Soykırımı tamamen yaratan batının, olayları engellemek adına hiçbir şey yapmadığını görmek için dahi filmi izlemek gerekmektedir.

   Bu analizimi Güney Afrika'dan filmin çekildiği topraklardan hazırlıyorum. Afrika'nın yaza başlarken esen ince rüzgarlarını içime çekip Mandela'nın heykeline karşı, onun gözlerine bakarak yazıyorum. Bir sonraki analizim de muhtemelen onun ile ilgili olacak. Çünkü inancım şudur ki insanlığın sahip olduğu problemleri onlara en iyi biçimde yansıtacak olan hücre sanattır. Sanat topluma tarihinin ve geleceğinin aynasını tutacak, farkındalık bilincini oluşturacaktır.

     Ülkem şu sıralar anlamsız bir biçimde kaotik bir sürecin eşiğine gitmektedir. Farklı gruplar birbirlerini anlamsız sebeplerle suçlu yada aşağı görmeye doğru meyl etmektedir. Umarım yıllar sonra bizler içinde bir Hotel Rwanda filmi çekilmez. Belki de kaotik bu zamanların önüne sanat geçer ve biz genç sinemacılar bunda pay sahibi olmanın onurunu yaşarız.

İyi seyirler !




Rockefeller ailesi, illuminati, Tarsus kulübü ya da Yahudiler. Dünyayı yönettiklerine inandığımız, komplo teorilerinin başını çeken bir sürü isim. Halbuki bizler komplo teorileri kurarken, uydurma örgütlerin dünyayı yönettiğini iddia ederken hakikatin aramızda olduğunun farkında değiliz. Bizleri esas yönetenler, parmağında oynatanlar ve üzerimizden milyon dolarlar kazananlar aramızdalar. Ve gizli bir örgüt de değiller; gayet her gün işe giden, gece fahişelerle eğlenen, kokain çeken insanlar. Sokakta görseniz, 2 kelam etmek isteseniz -çoğunun- cümle kurmakta zorlanacağı, bu sünepe görünümlü adamlar takım elbiseleri altında bizleri hatta ülkeleri bile kukla haline getiriyorlar. Gerçek suçlular kimler mi? Tabii ki: Ekonomistler!



Yapımına -nasıl olduysa- Sony'nin üstenliği bu 2010 yapımı belgesel ekonominin nasıl işlediğini ve birkaç kibirli, çükünü kontrol edemeyen adamın dünyayı nasıl da ekonomik krize sürüklediğini anlatıyor. Hayır, şaka yapmıyorum. Kullanıdığım bütün tabirler doğru. Martin Scorsese'nin The Wolf of Wall Street filmini izlediyseniz şayet bu belgeseli izledikten sonra tekrar izlemek isteyeceksiniz çünkü filmde başrolü oynayan Leonardo DiCaprio'dan bu filmde onlarca var.





Yönetmenliğini Charles Ferguson'un yaptığı belgeselde bir sürü ekonomist, yazar ve dönemin önemli isimleri ile röpörtajlar yapılıyor; Amerika'daki büyük buhran sonrası ekonominin nasıl düzeldiğini ardından da birilerinin para sevdası yüzünden tüm dünyanın nasıl krize sürüklendiğini izliyoruz. Krizlerin neden çıktığı, Amerikan hükümetinin Wall Street elemanlarına yasal olmayacak şekilde nasıl yasal haklar tanıdığını, bu adamların umarsızca dünyayı krize nasıl sürüklediklerini izleyin ve ufkunuz 3'e hatta 5'e katlansın.




Hiç uydurma örgütler ya da tarikatları başımıza musallat etmeyin. Gerçek soyguncular, dünyayı yönetenler aramızdalar. Takım elbise içinde sünepe gibi duran, 2 kelimeyi birleştiremeyen bu adamların dünyayı parmaklarında oynattığını seyredurun. Hele ki Amerikan hükümetinin bu soygunculara nasıl yardım ettiğini, yardım etmek zorunda kaldığını görün. Amerika dünyanın en büyük ülkesi olabilir ama Wall Street kendi başına bir devlet maalesef. Kimsenin karşı koyamadığı bir güç.




Belgeselin vahim yanı ise şu: Bu kişilerin 'bile bile' dünyayı krize sürüklemesi. Şöyle ki; Bankaların kasalarında bulunan paradan daha fazlasını verebileceği bir kredi limiti vardır. Buna kaldıraç denir. Eğer kasanızda -misal- 10 tl varsa 30 tl kredi dağıtabilirsiniz. Usulü budur. Fakat bu adamlar ne yapıp ne edip Amerikan hükümetini de işin içine katıp kaldıraç sistemini fesih ediyor. Böylece kasasında 10 tl bulunan bankalar 200 hatta 300 tl kredi dağıtabilir hale geliyor yani; şayet bir banka %-3 gibi zarar ederse bu batması demek oluyor. Ve bahsettiğim bu bankalar dünyanın en büyük bankaları. Sahipleri bilerek bu riske giriyor ve tabii ki de tek tek batıyorlar. Neden, ne için girdiklerini ise ancak onlar ve Allah bilir.



Devamını merak ediyorsanız, sizi belgesele alalım. Emin olun izledikten sonra bakış açınız ve ufkunuz genişleyecektir. Cebimizdeki paralarla oynayan bu kötü insanları tek tek görün.



Bugünkü konumuz dünya sinemalarından biri olan Bollywood; yani Hint Sineması, bir kısım tarafından çekimserlikle karşılanırken bir kısım tarafından da büyük bir ilgi görmekte. 



Çekimserlikle karşılanmasının temel nedenlerinden biri Hollywood’dan uyarlamalar yapıyor olması. Evet, birçok film doğrudan uyarlanmış, ancak yine de Hindistan’a özgü çok şey olduğu için; söz konusu film olduğu gibi tekrar çekilmiş gibi durmuyor. Mesela; Will Smith’in Hitch adlı filmi, çoğunluğun izlediği bir filmdir sanıyorum, Bollywood’da Partner adıyla uyarlandı. Will Smith’in yerini burada Salman Khan alıyor. Bakıldığında konu aynı, hatta birebir aynı replikler var ancak farklılar gözle görülür derecede bariz. Her ikisi de romantik komedi filmi, ancak Hitch’de romantik, Partner’da komedi yönü ağır basıyor. 

Her ülke, sinemasına kültüründen karakteristik öğeler katar. Bu yüzden bir film dünyanın dört bir yanında yeniden çekilecek olsa da hiçbiri diğerinin aynısı olmayacaktır zaten. Bizim sinemamızda da film uyarlamaları mevcut. 2005 yapımı olan Sanjay Leela Bhansali’nin yönettiği Black adlı filmi, yönetmenliğini Uğur Yücel’in yaptığı Benim Dünyam ismiyle 2013’te yeniden vizyona aktarıldı. Dili dışında her şeyi birebir çekildi.


Bir diğer çekimser tutumla karşılanan konu da Hint sinemasının aksiyon sahneleri. Bu tarz filmlerde, aksiyon sahneleri alışılmışın dışına çıkıyor. Mesela şu Ajay Devgan’ın başrolünde olduğu Singham filminden bu sahne:



Evet, biraz abartı var. Ama bu eğlenceli olduğunu inkâr edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Yine aynı filmden bu sahne mesela:




O aydınlatma direğini sökemeyeceğini hepimizin bilmesine rağmen bunu görmek güzel. Farklı olan sanırım silahların konuşmaması. Hint sinemasının kahramanları biraz daha fazla sevmesi, bizi bu sıra dışı aksiyon sahneleriyle buluşturuyor. Avengers ile eş tutabileceğimizi söylemiyorum ama tepkiyle karşılanmayacak kadar hoş sahneler olduğunu kabul edebilir.

18 Ağustos 2015 Salı




Bir delinin çıkıp Sweet November'ı 'Kasımda Aşk Başkadır' diye çevirmesi ile başlayan süreçte yabancı filmlerin Türkçe'ye çevirilmesini takar olduk. Orjinal ismi ile hiçbir alakası olmayan Türkçe çeviriler bazen o kadar komik oluyor ki dalga geçmek için bize pas atılmış gibi hissediyoruz. Tabii hepiniz soruyorsunuzdur: Yahu bu filmlerin isimlerini ne diye böyle çeviriyorlar? Orjinali A Beautiful Mind olan filme Akıl Oyunları demek için sanırım kafalarının güzel olması gerek, değil mi? 


Tabii ki bu isimlerin konulmasının bir sebebi var. Ülkemizde sinema kültürü tam oturmadığı için çevirmenler 'ilgi çekici' isimler kullanarak kendilerince bir taktik uyguluyorlar. Yani olay tamamen: Ekonomik. Her hafta televizyonda içinde 'Aşk' kelimesi olan yeni diziler başlıyor; diziler kaldırılıyor. Ülkemizdeki filmciler de genelde çevirmenler mantığıyla isim seçiyor. Halkın ilgisini çekebilecek, popüler olan ve klişeleşmiş kelimeler içeren isimler. Çevirmenler de aynen böyle yapıyor. Filmlere tamamen halkın ilgisini çekip sinemaya çekebilecek isimler seçiyorlar. 6 Mart 2010 günü yayınlanan Zaman gazetesinden bir bölüm paylaşayım size:


"Film eleştirmeni Burçin S. Yalçın ve Sevin Okyay'a göre bunun sebebi tamamen ekonomik. Bu yüzden Türkçeye çevrilen birçok film isminde bu tezadı görebiliyoruz. Özellikle romantik komedi filmiyse daha çok gişe yapar ümidiyle hemen her birinin ismine aşk, sevgi sözcükleri yerleştiriliyor. Örneğin Keanu Reeves ve Charlize Theron'un başrollerinde oynadığı Sweet November, 'Kasımda Aşk Başkadır' şeklinde Türkçeleştirilmişti. Leon ise romantik komedi olmamasına rağmen sevgi sözcüğünden nasibini alan filmlerden biri. Film birçok ülkede 'Leon' ismiyle beyazperdede görülmesine rağmen; 13 yaşındaki bir kızın (Natalie Portman) tetikçiye (Jean Reno) olan sevgisini konu aldığından Türkiye'de 'Sevginin Gücü' ismiyle piyasaya sürülmüştü. Bunun gibi piyasa mantığıyla hareket edip orijinal isme sadık kalınmayan durumlar olduğu gibi Türkçeye tam karşılığı ile çevrilen film isimleri de var. Minority Raport 'Azınlık Raporu', Kingdom of Heaven 'Cennetin Krallığı', Sixth Sense 'Altıncı His', The Lord Of The Rings 'Yüzüklerin Efendisi' bu filmlere örnek gösterilebilir.


Çevirinin mümkün olmadığı durumlar da olabiliyor. 'Eternal Sunshine Of The Spotless Mind' bunun en güzel örneklerinden. Filmin ismi Alexander Pope'un 'Eloisa To Abelard' şiirinin bir mısrası aslında. Türkçeleştirildiğinde de anlamsız bir çeviri ortaya çıkıyor. Bu yüzden vizyona 'Sil Baştan' adıyla girdi. Burçin S. Yalçın, Sevin Okyay ve Türkiye Çevirmenler Derneği Başkanı Ahmet Varol, böyle durumlarda filmin konusunu anlatan çeviriler yapılabileceğini söylüyor."
Yani anlayacağınız bu absürd isimler maalesef ki çevirmenlerin 'ekonomik' tercihlerinden kaynaklanıyor.  Bu çevirilerin bazıları da orjinali ile hiç alakalı olmuyor. Bunlara örnek olarak mesela:
  • Leon - Sevginin Gücü
  • Sleepers - Kardeş Gibiydiler
  • Cold Prey - Şeytanın Oteli
  • Dark Floors - Ölüm Kapanı
  • The Hangover - Felekten Bir Gece
  • How High - Süper Ot
  • Funny Games - Ölümcül Oyunlar
Kimi film isimleri orjinalleri ile aynı çevrilirken kimisi de çok alakasız şekilde çevriliyor. Yine de bazı filmlerin isimlerine baktığımızda orjinali ile alakası olmamasına rağmen konuya yakın ya da orjinal ismi kadar güzel isimler konulduğunu görüyoruz. Ne kadar orjinal ile uzak ara alakası olmasa da biraz düşününce: Evet mantıklı, diyebileceğiniz filmler de var. Mesela:
  • Insidious - Ruhlar Bölgesi
  • The Hangover - Felekten Bir Gece
  • How High - Süper Ot
  • Rush Hour - Bitirim İkili
  • Resident Evil - Ölümcül Deney
İsimler seçilirken yukarıda da bahsettiğim gibi bazı kelimelere özellikle dikkat ediliyor ki bunu yapmalarına da hak vermek gerek. Çünkü -gene dediğim gibi- ülkemizde sinema kültürü tam olarak oturmuş olmadığından filmin içeriğini anlatabilmek ya da ilgi çekebilmek için kalıplaşmış kelimeler kullanmak şart oluyor. Diziler maalesef ki bunu çok uyguluyor. Yılda 200 dizi çekiliyor ise 150'sinde Aşk kelimesi bulunmakta.

Tuğçe Taçkın (Tiglon Film Pazarlama Sorumlusu): Kelimeleri olduğu gibi çeviremiyoruz çünkü her kelime her dilde aynı anlama gelmiyor. Biz aşk filmiyse mutlaka içinde aşk kelimesinin geçmesine ya da korku filmiyse içinde ölüm kelimesinin olmasına dikkat ediyoruz. 'An Education' filminde de buna özen gösterdik ve 'Aşk Dersi' ismini uygun gördük. Eğitim şeklinde çevirseydik belki tam karşılığı olurdu ama seyircinin dikkatini çekmezdi. O yüzden seyircinin dikkatini çekebilecek isimler tercih ediyoruz. Bazen de tam çeviri yaptığınızda Türk izleyicisi anlayamayabiliyor. Örneğin Wall Street diye bir filmimiz var. Bu isimle Amerika'da herkes filmin neyi anlattığını anlar fakat burada aynı durum söz konusu değil. Bu nedenle 'Borsa' diye çevirdik. Filmin yapımcısı da isim konusunda özgür bırakıyor. Yurt dışında farklı ülkelerde nasıl gösterime girdiğini söylüyor, öneri sunuyor. Fakat son kararı biz veriyoruz.


Anlayacağınız bu dalga konusu olan çeviriler maalesef ki ülke standartları içerisinde 'zaruri' gibi kalabiliyor. Yinede bazı konularda da saçmaladıklarını kabul etmek gerek. Leon gibi filmi Sevginin Gücü diye çevirmek pek bir gülünç olmuş ki dünyanın her yerinde Leon adıyla gösterime girdi. Daha detaylı bir şekilde okumak isteyen olursa diye zaman gazetesinin linkini aşağı koyuyorum. Ben yeterince açıklama yaptım ama daha fazlasını isterseniz, buyrunuz: link .




Bir günde dünyada neler olduğunu hiç düşündünüz mü?



Birileri ölüyor...

Doğuyor...
Kızıyor...
Seviyor...
Savaşıyor...
Dans ediyor...
Dua ediyor...


Yepyeni bir güne uyandığınızda, kendiniz için küçük ama insanlık için büyük bir parça olduğunuzu hiç düşündünüz mü? Düşünmediyseniz, sizi bu belgeseli izlemeye davet ediyorum: Life in a Day.



National Geographic, Youtube ve Scott Free'nin ortaklığında yapılan bu belgesel ufkunuzu 2'ye değil 20'ye katlayacaktır. Bu 3 şirket, dünyanın 195 ülkesinden insanlar seçiyor ve onlardan çok basit bir şey istiyor: 24 Temmuz 2010 günü bir video çekmelerini ve Youtube'a yüklemelerini. Bu istek sonucu binlerce kişi dediklerini yapıyor ve Youtube'a videolarını yüklüyor.





Peki bu 3 şirket bunu neden istiyor? Şu sebeple: Dünyada 1 günde neler olduğunu belgesele çevirebilmek için. 'Kendi Filminin Yönetmeni Ol' mottosu ile binlerce insana çektirdikleri videoları derleyen Joe Walker, gönderilenlerin ancak %2'si ile ortaya dünyanın 'bir günlük özetini' çıkarmış. İçinde dünyayı bisikleti ile gezen ve Türkiye'deki sineklerin büyük olduğunu iddia eden bir adamın, dünya üzerinde gezinen bir salyangozun, her gün ölmüş annesi için ağıt yakan bir ufaklığın, Afganistan'da fotoğrafçılık yapan bir adamın ve daha onlarcasının yer aldığı bir belgesel. Dünya prömiyeri Sundance ile eş zamanlı Youtube üzerinden yapılan belgesel, ülkemizde de 2011 Filmekimi'nde de gösterildi.



Açıkçası belgeselin güzel yanı; bu yazıyı okurken bile dünyanın sabit durmadığını anlamanızı sağlaması. Birileri ölüyor, doğuyor, sevişiyor ve daha neler neler yapıyor. 24 Temmuz günü dünyada neler döndüğünü belgeseli izleyerek görebilirsiniz. Doğu-Batı arasındaki farkı sıfır kurmaca ile analiz edebilir, insanların özel hayatlarına dahil olabilir, enteresan bir sürü kişi ile tanışabilirsiniz.





Belgeselin sanırım en vurucu videosu da en sonuncu olanı. Gün boyu hiçbir şey yapmadığına kanaat getirmiş olan bir kız, bomboş ve amaçsız bir gün geçirmiş olmasına rağmen dünyanın önemli bir parçası olduğunun farkında. Onun hayatında o gün güzel bir şey olmamış olsa bile dünyada binlerce güzel şeyin olduğunu düşünmekte. Ve gerçekten de öyle. Sizin gününüz boş geçmiş olabilir ama gününü güzel geçiren binlerce insan var. Siz gününüzü güzel geçirdiğinizde de yine o günü berbat geçiren binlerce insan bulunmakta. 



Youtube linkini aşağı koyuyorum ve sizden 1.30 saatinizi ayırmanızı rica ediyorum. İzleyin; izleyin ki siz otururken dünyada neler olduğunu görün. Hareketli ve milyarlarca insanın olduğu bir evrendeyiz. Yalnız değiliz, tek değiliz. Bir günde yüzbinlerce insan ile üzülüyor ve seviniyoruz. Eminim ki izlediğinizde insanlık adına hem umutlanacak hem de tekrar tiksineceksiniz. Buyrun; ekran başına:







17 Ağustos 2015 Pazartesi

         Batı yapımlı filmler ile sinema seyrinin monotonlaştığını düşünenler için güzel bir kaçamak yapma fırsatı. Mecid Mecidi'nin senaryosunu yazıp yönettiği güzel eserimizin adı: Serçelerin Şarkısı.


   Mecid Mecidi; 14 yaşından bugünlere kadar sahne sanatları ile ilgilenmiş usta bir yönetmen, senarist. Film konu olarak gündelik yaşamın zorluğunu temel almış; bunun yanında hayatın iniş çıkışları, heyecan, umut gibi hayatımızda sık karşılaşabileceğimiz durumları bize özetlemiştir.

        
  Biraz filmden bahsedecek olursak; Amir, Tahran dışında bir Devekuşu çiftliğinde çalışmaktadır. Çalıştığı çiftlikte Devekuşlarından bir tanesinin kaçması sonucu, işine son verilmiştir.Ancak kızının insanları duymak için ihtiyaç duyduğu işitme cihazını alabilmesi için çalışması gerekmektedir. Bu sebeple şehirde bir dizi maceraya karışarak para kazanmaya çalışmaktadır. Amir burada hayatın zorluğu temasının üzerinden geçmektedir.

    Amir'in küçük oğlunun ise süs balığı yetiştirip satma planları vardır. Girişimcilik mücadelesi verecek olan bu küçük çocuğun bizlere yaşatmak istediği duygu ise kesinlikle umuttur.

   Filmde hem köy hayatını hem de şehir hayatını gözlemleyebilmekteyiz. Köy hayatının zorlu ve ilkel koşulları, bunun yanında şehir hayatının karmaşası. 
   
    Kendimce bir teze sahibim, Ortadoğu ve kuzey Afrika ülkeleri insanları fizyolojik ve kültürel olarak birbirlerine ciddi derecede çok benzerdir, dinsel ve mezhepsel farklılıkları göz ardı edersek. Bu film bu tezimi bana bir kez daha kanıtlamış bulundu. Umarım sizde her filminizde olduğu gibi bu filmde de birçok farklılığı keşfedeceksiniz.

İyi Seyirler!

16 Ağustos 2015 Pazar


      "Büyüklere çizgi filmler” özellikle The Simpsons’tan beri büyümeye devam eden bir akım. Aradan geçen yıllarda beyaz cam bu akıma onlarca iyi dizi hediye etti. Aklınıza hemen South Park, Family Guy, Futurama, American Dad isimleri gelse de geçtiğimiz yıla tam anlamıyla damgasını vuran çizgi dizi Adult Swim'de ekrana gelen Rick and Morty idi.
    
Rick, birası ve her işe yarayan kumandası

       Aslında Rick and Morty’i dede ve torunun maceralarını anlatan bir çizgi dizi diye tanımlamak yanlış olmaz fakat bu maceraların; zaman yolculuğu, paralel evrenler, zaman kırılmaları, klonlanmalar gibi bilim kurgu öğelerini içerdiğini de belirtmek zorundayız.  (Sadece jeneriğini izlemek bile dizi hakkında fikir sahibi olmak için yeterli.) Çılgın mucit bir dede (Rick), aptal aile babası, bütün aptallıklarına rağmen onu seven bir anne, tiki ergen bir kız ve tam anlamıyla looser bir erkek çocuktan (Morty) oluşan bir Amerikan ailesi ilk başta biraz klişe gibi gelse de dizi başlama anından itibaren özgün anlatımıyla sizi etkisi altına alıyor. Dizinin ilk saniyesiyle birlikte uyumakta olan torununun odasına dalan sarhoş bir dedenin, bir anda onu uzay gemisiyle bir gezintiye çıkarmasıyla bunu anlayabiliyoruz. (Ki bence en kötü bölümü ilk bölüm.) Dizi bolca Futurama ve özellikle Back To the Future kokuyor, özellikle Rick’in fiziksel görünümünün Emmett Brown’a benzerliği ve Morty-Marty isimlerinin uyumlarını izleyici hemen yakalasa da dizi size eşsiz karakterleri, güçlü senaryosu, kusursuz kurgusu ve absürtlüğüyle benzer yapımlardan daha fazlasını sunuyor. Bir bölümde uzaylılardan kaçan kahramanlarımız diğer bölümde bir insanının içine girebiliyor ya da diğer paralel evrenlerdeki yaşantılarına dahil olabiliyor. Rick and Morty’nin bir bölümü, odanın içerisinde kendi başına gezinen limitsiz bir hayal gücünün yirmi dakikaya sığdırılıp aralara da zekice cümleler ve klişelerle dalga geçen karakterlerin serpiştirilmesiyle yaratılmış gibi. 

Evsiz bir insanın içindeki sınırsız eğlence yeri, Anatomy Park!

       Dedemiz, Rick alışılmış ak saçlı dedelerden değil. Sadece çöplerden oluşan bir uzay aracı yapabilecek ve bu aracı bir tornavidayla tamir edebilecek kadar yeteneğe ve bilgiye sahip. Yalnız bütün bunlara sahip olsa da alkolle başı belada bir tip. Devamlı bir alkol kusması halinde ve ağzının kenarında biriken salya ile her an kusacakmış gibi konuşuyor. Bu konuşmalarını ise genelde geğirmeleriyle bölüyor. Aile bağları pek kuvvetli değil, evin babası olan damadıyla devamlı bir sürtüşme halindeler. Ailede en iyi anlaştığı kişi ise Morty. Bunun sebebi onu çok sevdiğinden değil sadece kolay yönetebileceği bir yardımcıya ihtiyacı olduğundan. Bu yardım etmeler Morty’nin okul hayatını olumsuz yönde etkilese de zamanla ayrılmaz bir ikili haline geliyorlar. Biraz Morty'den bahsedecek olursak;  kendisi, daha önce de bahsettiğimiz gibi tam bir looser. Okulda ya da aile içerisinde pek değer gördüğü söylenemez. Bu da onu zamanla endişeli, pısırık ve saf biri yapmış, belki de bu yüzden önemsendiğini düşündüğü için Rick’in yanında. Atıldıkları maceralardan ölecek gibi korksa da her zaman yanında olup onu kurtarmak için bekleyen Rick’in varlığı, onu rahatlatabiliyor. İzleyiciye Morty'nin Rick için pek değerli olmadığı hissettirilse de dizideki bir bölümde, torununun varlığının Rick için ne kadar önemli olduğunu gözlemleyebiliyoruz. 


       Her bölümde vaat ettiği emsalsiz maceralarıyla, bölüm sonu şarkı seçimleriyle, karakterlerinin özgünlüğüyle, ince göndermeleriyle, yarattığı evrenle, absürtlüğüyle, size hissettirdiği o güzel o değişik kafayla Rick and Morty, şans verilmesi gerekilen bir seri. Bu günlerde başlayan ikinci sezonuyla ve size sunduğu –an itibariyle- 14 bölümüyle keşfedilmeyi bekliyor.  

         Sevgiler.

Bonusumuz :
  Ordering a Pizza


     e-mail : mehmetcanmicik@gmail.com
     twitter : twitter.com/isupergeil
     vimeo : vimeo.com/canmicik

15 Ağustos 2015 Cumartesi

        Yaşamımızda anlamlandırdığımız metaların, kimlerin hayatını anlamsız kıldığını bizlere hatırlatan güzel bir çalışma.

           
        Leonardo Dicaprio, Jennifer Connelley ve Djimon Hounsou'nun başrollerini paylaştıkları 2006 yapımlı filmin yönetmeni Edward Zwick'tir. Film bizlere, Afrika'da meydana gelen karışıklıkların arkasında nasıl sebeplerin bulunduğunu anlatmaktadır.

     Spoiler vermeden biraz filmden bahsedecek olursak; bu ülkede yaşamın değerinin ucuz olmasını fırsat bilen kapitalizm sevdalısı güçlü devletlerimiz, karışıklıklar ve iç savaşlara rağmen sömürü politikalarını vazgeçmeden sürdürmektedir. Solomon Vandy'nin köyü, ayrılıkçı komünist örgüt tarafından basılır. Ailesini kurtarmayı başarır ancak kendisi bu örgüte esir düşer. Örgüt onu elmas bulması için çalışma kamplarına götürür. Vandy büyük ve çok değerli bir elmas bulur ve bu elması saklamaya karar verir. Ayrılıkçı kampa, askerler saldırı düzenler ve kamp yıkılır. Filmin bu sahnelerinde daha çok esir kamplarındaki çalışma hayatını ve Afrika'daki terörizmin halka ne boyutta baskı yapabildiğini görebilmekteyiz.Solomon'un büyük bir elması olduğunu, bir elmas kaçakçısı olan Archer öğrenir. Böylelikle hem elması hem de Solomon'un ailesini aramayla geçen maceralı bir serüven başlar.

         Blood Diamond filmi bana bazen hiçbir şey yapmayarak da nasıl suçlu konumuna düşebileceğimizi gösterdi. Öncelikle kişiye böyle bir bakış açısı katması sebebi ile kesinlikle önerebilirim. Bunun yanı sıra dünyaca merak edilen Afrika kıtasının yaşam şartları ve kıtadaki sömürü düzeni, yoksulluk senteziyle birlikte bu filmde izleyicilere sunulmaktadır. Başrol oyuncularının etkili görsel performansları da gözardı edilemeyecek güzelliktedir.